DERİNDE
deri'nde devriye gezer sanki
yaralı su
derin'de küçük bir çatlaktan sızar
başıboş sokağa inersin
güneşe düşer gölgen
gölgende yalnızlık
...ki hangi karanlık örter yüzünü
gittin
ardından baktım
ve düşlerim talan
düşlerim talan
demir soğudu
koptu kilit
aşamadığım kapılarda
bir kuş ki... küle düşer
hedefi kırılmış mermi yolunda
yüzünü ararım
yaşamadığım odalar gibidir uzaklığın
ürkek yollarda sınanır sanki zaman
ve kendini sessiz büyütür hüzün
gittiğin yollarda temmuz ağrısı
korkusu çok sözcüklerimde çığlık;
bir leş'se ayrılıklar
aşklarım bedevi
birleşse ellerimiz
yalnızlığım illegal
boşuna mı?
özlemlerim ve aşklarım.!
9 Temmuz 2010 Cuma
YAĞMURA SIĞMAYANLAR
24 Haziran 2010 Perşembe, 00:28
Çok yalnız bir akşammış bu.
Gözkapakları ağır yükler taşıyor diye utanan bir çocuk avucumda,
Sevgi dileniyor benden lal yaprakları.
Oysa şarkı bile söylüyor işte: Ne gelir elden?
Zoraki sevgiler yapsak hamur adamlar gibi küçücük ve yağmur her yağdığında bir gökgürültüsü hediye etsek yaprakyeşiline bakan zavallı kalbimize, ne gelir elden?
Ucuz satırlar bunlar. Değerinden eksiğine bozdurduğumuz kelimeler gibi lanetliyor bizi unutmaya çalıştıklarımız. Yakalamaya çalıştıklarımız sırtımızdan bıçaklıyor. İşte o ve ben uzaklara, yalanların eskittiği bir sevgiyi sürüklemeye giderken, yağmurkırığı saçlarımıza dolanıyor.
Yalan söyledikçe aşınıyor sırtımın ölü derisi. Sandalyemde otururken ardımda açık kalan kapıdan korkuyorum. Arkamdaki boşluk beni alıp büyütüyor. Arkamda bir boşlukla birlikte yarın için ay büyütüyorum.
Çok ucuz bir şiir var, ama öyle ucuz ki… Bana öyle bir hatırlatıyor ki eski günleri… “Bir daha okumam,” diyorum, “bunları geçtik.”
“Bir daha okumam,” diyorum “şehirleri geçtik.”
“Bir daha sararmış kâğıtlara böyle anlamsız aşk yakınmaları yazmam,”diyorum.
Sesim beni duymuyor.
Bütün bunları dinleyeceksin sen; dinleyip yine gözlerindeki boşluğa yakışan bir fırtına tasarlayacaksın benim için. Ben tam o sırada benim için anı olacağın ânı kuruyor olacağım. Alacakaranlık sadece filmlerde değil gözlerimin ta içinde de olacak o sıra. Bir kadeh rakıya bakıp ağladığım günlerin hatırına “son bir kez,” diyeceğim, sen farkında bile olmayacaksın. Yağmur fışkıracak lağım çukurlarından; evsizler bankamatiklere, kediler saçak altlarına, küçük çocuklar şanslılarsa annelerinin sıcaklığına kaçacak. Senin kaçacak yerin muhtemelen hazır olacak. Ama ben öylece kalacağım sokağın ortasında ki gidecek yerim yok. Kendime çıkan tüm kapılardan kovdu beni gözlerin. Gözlerin gümbür gümbür serildiler kapıma.
Yağmur hızlandıkça yolun ötesi görünmez oluyordu. Evden kavga sesleri, sokaklardan gece fenerleri, hasretten bir güle tutunan diken eksik olmuyordu. Yağmur gitgide daha hızlı, hıncını insanın içinden söküp alarak yağıyordu. Gökgürültüsü ürkekliğin sınırlarını deniyor, aynalar birer birer parçalanıyordu yalnızların odasında. Çok şey mi istiyordu? Ağrılı ve yavaş ölümümüze atamadığımız çığlığı bize hatırlatıyordu o kadar.
“Durmayacak,” dedim.”Sabaha kadar yağarsa böyle… ya sokaktakiler ya kaybolanlar,” dedim kaybettiklerim içimi kemirmeden edemiyordu. Bir ara pencereyi sonuna kadar açıp dışarı çıktım. Sokağı izledim ve kalbimi onun gözlerine yatırdım. Görüyordum işte, işarete gerek yoktu. Baktım sol yanında kendisinin bile fark etmediği bir yarık ve o küçük yarıktan ince ince sızan bir hayat çığlığı duruyordu. Uzaklarda yanan ışıkları gözlüyordu ve biliyordum, beni asla sevmeyecek; geceleri duvarında oynadığı gölge oyununda benden bir iz görünmeyecek. O elleri var ya, o elleri beni hiç eskitmeyecekti. Gerçekten içimde olsaydı bunu yapardı, diyorum ve birkaç gümbürtü art arda kopuyor.
Bu yağmurlar büyüdük diye bu kadar öfkeli.
Arkamızda açık kalan kapılar, kaybediyoruz diye bedenlerimizden alacaklı.
Gecenin sesini dinliyorum.
Sesimizde hiç dinmeyen bir öfkeyle o ve ben… Biliyorum benim kadar çaresiz bakıyor o da pencereden. Huzursuz gözleri gideceği yeri bilmeyenlerin gözlerinden yapılmış ve oyuncağı kırık.
“Durmayacak,” dedim… “Böyle sabaha kadar yağarsa…”
Üstelik böyle zamansız, böyle bahar dallarını kırıp atar gibi hınçla.
Oysa normalmiş, öyle diyorlar. Yine de yağmurda eksilen bir tek o ve ben varız. Dünya sadece ikimizin saatini durduruyor sebepsiz yere ve üstelik o devam ediyor, hiç aldırmıyor hiç… Bense sadece durmuş pencerenin ardından yitenleri izliyorum. Arkamdan gelen seslerden ürkerek ve hiç özlememeye gayret ederek eski şeyleri, sabah olsa, diyorum, olmuyor. Olmayacak, diyorum. Dediğime inanırım diye korkuyorum da bir yandan. Çünkü öyle çok bekledim ki bir yağmur sonrası sakinliğinde onun ellerini yüzüme ipek edeceğim günü. Şimdi biriktirdiğim eski eşyalarına bakıyorum tek tek. O yeşil kazak, o hasır sandık, o yanımdayken üzerimden hiç çıkarmadığım yeşil kazak… Bir zamanlar derin nefesler alırdık, diyen küskün geçişin izlerini taşıyordu üzerinde. Gülüşümü çaldırmadığım o güzel vakitlerde bu kazak sıcacık tutardı beni ve o hasır sepet ki gideceğimi anladığın bir sabah yatakta bana sarılıp “Tekrar gel,” demiştin, “daha sepetini alacaksın.” Tekrar gelmelere dayanmadı kalbimizin incelen çeliği. Yağmurlar hızlandı, tutamadık; tutamadık gitti içimizdekileri.
İkisini de kapıp sokağa atıyorum kendimi, sel su almış başını gidiyor. Sokak uzun bir koşuya çıkmış sanki. Kaldırımlarını bile tutamıyor üzerinde. Yağmur her şeyi alıp götürüyor: Yeşil kazağı, hasır sepeti, eski şeyleri, eskiyen düşeyliğini zamanın…
Yıllardır içimde çürüyen bir tekne gibiymişsin be adam! Ne seni sürecek bir denizim, ne tekrar boyayıp bakacak bir korunağım varmış. Öylece kalakalmışım; durmuşum ve batmışım. Durmuşum ve neden kendi kendime ağlamaya başladığımı bile çözememişim. Aniden ışıyor ortalık. Eve gitmeliyim, diyorum. O kötü şiiri son kez dinleyip yağmurun dinmesini beklemeliyim. Sırtımı duvara yasladığımda korkmadan, onun beni anlayan gözlerini yormadan ve incitmeden karanlığı son bir kez…
Bütün gece yağacak… bütün gece yağarsa böyle,
Acıyan şahdamarımızı kim öpecek?
24 Haziran 2010 Perşembe, 00:28
Çok yalnız bir akşammış bu.
Gözkapakları ağır yükler taşıyor diye utanan bir çocuk avucumda,
Sevgi dileniyor benden lal yaprakları.
Oysa şarkı bile söylüyor işte: Ne gelir elden?
Zoraki sevgiler yapsak hamur adamlar gibi küçücük ve yağmur her yağdığında bir gökgürültüsü hediye etsek yaprakyeşiline bakan zavallı kalbimize, ne gelir elden?
Ucuz satırlar bunlar. Değerinden eksiğine bozdurduğumuz kelimeler gibi lanetliyor bizi unutmaya çalıştıklarımız. Yakalamaya çalıştıklarımız sırtımızdan bıçaklıyor. İşte o ve ben uzaklara, yalanların eskittiği bir sevgiyi sürüklemeye giderken, yağmurkırığı saçlarımıza dolanıyor.
Yalan söyledikçe aşınıyor sırtımın ölü derisi. Sandalyemde otururken ardımda açık kalan kapıdan korkuyorum. Arkamdaki boşluk beni alıp büyütüyor. Arkamda bir boşlukla birlikte yarın için ay büyütüyorum.
Çok ucuz bir şiir var, ama öyle ucuz ki… Bana öyle bir hatırlatıyor ki eski günleri… “Bir daha okumam,” diyorum, “bunları geçtik.”
“Bir daha okumam,” diyorum “şehirleri geçtik.”
“Bir daha sararmış kâğıtlara böyle anlamsız aşk yakınmaları yazmam,”diyorum.
Sesim beni duymuyor.
Bütün bunları dinleyeceksin sen; dinleyip yine gözlerindeki boşluğa yakışan bir fırtına tasarlayacaksın benim için. Ben tam o sırada benim için anı olacağın ânı kuruyor olacağım. Alacakaranlık sadece filmlerde değil gözlerimin ta içinde de olacak o sıra. Bir kadeh rakıya bakıp ağladığım günlerin hatırına “son bir kez,” diyeceğim, sen farkında bile olmayacaksın. Yağmur fışkıracak lağım çukurlarından; evsizler bankamatiklere, kediler saçak altlarına, küçük çocuklar şanslılarsa annelerinin sıcaklığına kaçacak. Senin kaçacak yerin muhtemelen hazır olacak. Ama ben öylece kalacağım sokağın ortasında ki gidecek yerim yok. Kendime çıkan tüm kapılardan kovdu beni gözlerin. Gözlerin gümbür gümbür serildiler kapıma.
Yağmur hızlandıkça yolun ötesi görünmez oluyordu. Evden kavga sesleri, sokaklardan gece fenerleri, hasretten bir güle tutunan diken eksik olmuyordu. Yağmur gitgide daha hızlı, hıncını insanın içinden söküp alarak yağıyordu. Gökgürültüsü ürkekliğin sınırlarını deniyor, aynalar birer birer parçalanıyordu yalnızların odasında. Çok şey mi istiyordu? Ağrılı ve yavaş ölümümüze atamadığımız çığlığı bize hatırlatıyordu o kadar.
“Durmayacak,” dedim.”Sabaha kadar yağarsa böyle… ya sokaktakiler ya kaybolanlar,” dedim kaybettiklerim içimi kemirmeden edemiyordu. Bir ara pencereyi sonuna kadar açıp dışarı çıktım. Sokağı izledim ve kalbimi onun gözlerine yatırdım. Görüyordum işte, işarete gerek yoktu. Baktım sol yanında kendisinin bile fark etmediği bir yarık ve o küçük yarıktan ince ince sızan bir hayat çığlığı duruyordu. Uzaklarda yanan ışıkları gözlüyordu ve biliyordum, beni asla sevmeyecek; geceleri duvarında oynadığı gölge oyununda benden bir iz görünmeyecek. O elleri var ya, o elleri beni hiç eskitmeyecekti. Gerçekten içimde olsaydı bunu yapardı, diyorum ve birkaç gümbürtü art arda kopuyor.
Bu yağmurlar büyüdük diye bu kadar öfkeli.
Arkamızda açık kalan kapılar, kaybediyoruz diye bedenlerimizden alacaklı.
Gecenin sesini dinliyorum.
Sesimizde hiç dinmeyen bir öfkeyle o ve ben… Biliyorum benim kadar çaresiz bakıyor o da pencereden. Huzursuz gözleri gideceği yeri bilmeyenlerin gözlerinden yapılmış ve oyuncağı kırık.
“Durmayacak,” dedim… “Böyle sabaha kadar yağarsa…”
Üstelik böyle zamansız, böyle bahar dallarını kırıp atar gibi hınçla.
Oysa normalmiş, öyle diyorlar. Yine de yağmurda eksilen bir tek o ve ben varız. Dünya sadece ikimizin saatini durduruyor sebepsiz yere ve üstelik o devam ediyor, hiç aldırmıyor hiç… Bense sadece durmuş pencerenin ardından yitenleri izliyorum. Arkamdan gelen seslerden ürkerek ve hiç özlememeye gayret ederek eski şeyleri, sabah olsa, diyorum, olmuyor. Olmayacak, diyorum. Dediğime inanırım diye korkuyorum da bir yandan. Çünkü öyle çok bekledim ki bir yağmur sonrası sakinliğinde onun ellerini yüzüme ipek edeceğim günü. Şimdi biriktirdiğim eski eşyalarına bakıyorum tek tek. O yeşil kazak, o hasır sandık, o yanımdayken üzerimden hiç çıkarmadığım yeşil kazak… Bir zamanlar derin nefesler alırdık, diyen küskün geçişin izlerini taşıyordu üzerinde. Gülüşümü çaldırmadığım o güzel vakitlerde bu kazak sıcacık tutardı beni ve o hasır sepet ki gideceğimi anladığın bir sabah yatakta bana sarılıp “Tekrar gel,” demiştin, “daha sepetini alacaksın.” Tekrar gelmelere dayanmadı kalbimizin incelen çeliği. Yağmurlar hızlandı, tutamadık; tutamadık gitti içimizdekileri.
İkisini de kapıp sokağa atıyorum kendimi, sel su almış başını gidiyor. Sokak uzun bir koşuya çıkmış sanki. Kaldırımlarını bile tutamıyor üzerinde. Yağmur her şeyi alıp götürüyor: Yeşil kazağı, hasır sepeti, eski şeyleri, eskiyen düşeyliğini zamanın…
Yıllardır içimde çürüyen bir tekne gibiymişsin be adam! Ne seni sürecek bir denizim, ne tekrar boyayıp bakacak bir korunağım varmış. Öylece kalakalmışım; durmuşum ve batmışım. Durmuşum ve neden kendi kendime ağlamaya başladığımı bile çözememişim. Aniden ışıyor ortalık. Eve gitmeliyim, diyorum. O kötü şiiri son kez dinleyip yağmurun dinmesini beklemeliyim. Sırtımı duvara yasladığımda korkmadan, onun beni anlayan gözlerini yormadan ve incitmeden karanlığı son bir kez…
Bütün gece yağacak… bütün gece yağarsa böyle,
Acıyan şahdamarımızı kim öpecek?
23 Haziran 2010 Çarşamba
22 Haziran 2010 Salı
Merhaba,
Eski dostlarımızla görüştüğümüz,yeni dostlar edindiğimiz,bir kafe düşümüz vardı hep. Anne keklerinin ve kurabiyelerinin baş döndürücü kokusuna kahvenin kışkırtıcı kokusunun eklendiği her şeyi kendine has olan büyülü bir kafe düşüydü bizimkisi…
Çoğunu başardık biliyorum. Tüm dekorlarını ve tasarımlarını kendimizce,kendimize göre yaptık.Perdelerini ve masa örtülerini bile kendimiz diktik.Kahvaltıda yumurtalara gülen yüzler yapmak çok keyifli,omletlerin süslü püslü hali insanları gülümsetiyor.Bizi mutlu ediyor.Bahçesinde gördüğünüz her bitki,(ağaç,çiçek,sebze)bizim çocuğumuz ,biz yetiştirdik.Her gelenin kendisini kendi yerinde gibi hissetmesi için çok çabaladık.Acemiliklerimizi hiç unutmadık.Çünkü biz hep amatör bir ruhla profesyonel hizmet sunmayı ilke edindik.Evlerinizden farklı değil mutfağımız.Her görenin mutfak ve tuvalet temizliğimizden dolayı teşekkür etmesi bizi yüreklendiriyor.Yapılan ürünlerin hemen tüketilmesi mutfak şefini(Başemel) ve çalışanlarını heyecanlandırıyor hala.Çünkü biz para kazanmaktan çok bu amatör duygumuzun arkasından koşuyoruz .Çoğunu başardık,eksiklerimizi tamamlamak,azı çoğaltmak için fikirlerinize ihtiyacımız var.Menüyü sorduklarında”siz isteyin biz pişirelim” diyoruz.Bilmediklerimizi sizden öğrenmeye hazırız.
Bizi anlatmak için ne söylesem kendimizi övüyor ,hatta reklam yapıyor olacağım. Bizim “reklama ihtiyacımız yok”demiyorum.Ama gelip görenler bizi zaten yeterince anlatıyor.Şayet inanmıyorsanız ya da merak ediyorsanız hemen çıkın gelin. Ne duruyorsunuz? Biz insanımız olmadığı zamanlarda çok sıkılıyoruz.Kendinizi müşteri gibi hissetmeyeceğiniz bir yer arıyorsanız Kafe Bayko en uygun yer bilesiniz.Özel müzikler,kuş sesleri,bahçe tulumbası başında dinlenmek ama dilerseniz kablosuz internet aracılığıyla çalışmak için çok uygun bir yer.İster kitabınızı alın gelin,isterseniz arkadaşınızı ya da laptobunuzu…
Ortasından nehir geçen kentler gibi ikiye bölünmüş düşlerinizi bizimle birlikte toplamak isterseniz (kendinizi dinlemenize de engel olmayız hani)kollarımızı iki yana açtık çocuklumuzdaki gibi hadi daha ne bekliyorsunuz?
Eski dostlarımızla görüştüğümüz,yeni dostlar edindiğimiz,bir kafe düşümüz vardı hep. Anne keklerinin ve kurabiyelerinin baş döndürücü kokusuna kahvenin kışkırtıcı kokusunun eklendiği her şeyi kendine has olan büyülü bir kafe düşüydü bizimkisi…
Çoğunu başardık biliyorum. Tüm dekorlarını ve tasarımlarını kendimizce,kendimize göre yaptık.Perdelerini ve masa örtülerini bile kendimiz diktik.Kahvaltıda yumurtalara gülen yüzler yapmak çok keyifli,omletlerin süslü püslü hali insanları gülümsetiyor.Bizi mutlu ediyor.Bahçesinde gördüğünüz her bitki,(ağaç,çiçek,sebze)bizim çocuğumuz ,biz yetiştirdik.Her gelenin kendisini kendi yerinde gibi hissetmesi için çok çabaladık.Acemiliklerimizi hiç unutmadık.Çünkü biz hep amatör bir ruhla profesyonel hizmet sunmayı ilke edindik.Evlerinizden farklı değil mutfağımız.Her görenin mutfak ve tuvalet temizliğimizden dolayı teşekkür etmesi bizi yüreklendiriyor.Yapılan ürünlerin hemen tüketilmesi mutfak şefini(Başemel) ve çalışanlarını heyecanlandırıyor hala.Çünkü biz para kazanmaktan çok bu amatör duygumuzun arkasından koşuyoruz .Çoğunu başardık,eksiklerimizi tamamlamak,azı çoğaltmak için fikirlerinize ihtiyacımız var.Menüyü sorduklarında”siz isteyin biz pişirelim” diyoruz.Bilmediklerimizi sizden öğrenmeye hazırız.
Bizi anlatmak için ne söylesem kendimizi övüyor ,hatta reklam yapıyor olacağım. Bizim “reklama ihtiyacımız yok”demiyorum.Ama gelip görenler bizi zaten yeterince anlatıyor.Şayet inanmıyorsanız ya da merak ediyorsanız hemen çıkın gelin. Ne duruyorsunuz? Biz insanımız olmadığı zamanlarda çok sıkılıyoruz.Kendinizi müşteri gibi hissetmeyeceğiniz bir yer arıyorsanız Kafe Bayko en uygun yer bilesiniz.Özel müzikler,kuş sesleri,bahçe tulumbası başında dinlenmek ama dilerseniz kablosuz internet aracılığıyla çalışmak için çok uygun bir yer.İster kitabınızı alın gelin,isterseniz arkadaşınızı ya da laptobunuzu…
Ortasından nehir geçen kentler gibi ikiye bölünmüş düşlerinizi bizimle birlikte toplamak isterseniz (kendinizi dinlemenize de engel olmayız hani)kollarımızı iki yana açtık çocuklumuzdaki gibi hadi daha ne bekliyorsunuz?
13 Haziran 2010 Pazar
GEÇ KALMAYALIM
Yaşam her seferinde kendini tekrar ediyor aslında.Ama her tekrarın satır araları bazen yaralarımızı sararken ,kimi zaman kendi işaret parmağımız en onulmaz yaralar da açabiliyor işte.
İşaret parmağım sen kırmadan önce seni gösteriyordu.Pusulamın seni gösteren ucuyla birlikte kırılan ne çok şey oldu.Aynı anda bu” topyekün kırılmalar” epey şiddetli oldu istemesekte.Kimseyi, hatta hiçbirşeyi sorumlu tutmadan hesaplaşmalarımda keşkelerim canımı acıtıyor.Keşkeleri çok olan yaşamlar her seferinde ayrı yengileri,beraberinde ayrı acılerı taşırlar.Eksik ,ıskalanmış,geç kalınmış yaşamlar ya da duygular kime keyif verir ki?
S.Aksu’nun şarkısındaki gibi;”Çocukluğum kavruk,gençliğim savruk.Yetişkinliğimden hiç hayır yok….” İşte böyle bir yenilgi ister istemez “Hayat! Ahtım olsun seni sil baştan yaşayacağım” şeklinde bir başkaldırıyı tetikliyor. Sil baştan yaşananlar nasıl olur? Neler getirir? Neleri götürür ?bilinmez.Ama inadına istenir umutla….
Yaşamı sil baştan yaşama hırsında ya da aynı hataları tekrar etmeme iddiasında değilim.Ama yorgunum ve biliyorum kırgınlıklarım bitmediği sürece dinlenemeyeceğim.Ama hayat bütün hızı ve çekiciliğiyle kendini tekrar ediyor.Bu hıza yetişmek çekici kılan güzelliklerden payımıza düşeni almak kaygısındaysak ki öyle… Durma vakti değil.Güneşin bütün yakıcılığının kışın buzunu çözmek için olduğunu düşünüp elimizi bu sıcaklığın içine sokup payımıza düşen güzelliği sıcaklığını kaybetmeden alma vakti.Haydi,daha sonrasında dinlenmek için vakit ayarlayabiliriz.Kahrolmadan ve arabeske inat “seni seviyorum…. İyi ki varsın… Ne iyi etmişim…lere “ yetişmeliyiz.
Geç kalmamalıyım,kalmamalısınız….Kolay gelsin
Sevgiyle kalın….. KAFE BAYKO
Yaşam her seferinde kendini tekrar ediyor aslında.Ama her tekrarın satır araları bazen yaralarımızı sararken ,kimi zaman kendi işaret parmağımız en onulmaz yaralar da açabiliyor işte.
İşaret parmağım sen kırmadan önce seni gösteriyordu.Pusulamın seni gösteren ucuyla birlikte kırılan ne çok şey oldu.Aynı anda bu” topyekün kırılmalar” epey şiddetli oldu istemesekte.Kimseyi, hatta hiçbirşeyi sorumlu tutmadan hesaplaşmalarımda keşkelerim canımı acıtıyor.Keşkeleri çok olan yaşamlar her seferinde ayrı yengileri,beraberinde ayrı acılerı taşırlar.Eksik ,ıskalanmış,geç kalınmış yaşamlar ya da duygular kime keyif verir ki?
S.Aksu’nun şarkısındaki gibi;”Çocukluğum kavruk,gençliğim savruk.Yetişkinliğimden hiç hayır yok….” İşte böyle bir yenilgi ister istemez “Hayat! Ahtım olsun seni sil baştan yaşayacağım” şeklinde bir başkaldırıyı tetikliyor. Sil baştan yaşananlar nasıl olur? Neler getirir? Neleri götürür ?bilinmez.Ama inadına istenir umutla….
Yaşamı sil baştan yaşama hırsında ya da aynı hataları tekrar etmeme iddiasında değilim.Ama yorgunum ve biliyorum kırgınlıklarım bitmediği sürece dinlenemeyeceğim.Ama hayat bütün hızı ve çekiciliğiyle kendini tekrar ediyor.Bu hıza yetişmek çekici kılan güzelliklerden payımıza düşeni almak kaygısındaysak ki öyle… Durma vakti değil.Güneşin bütün yakıcılığının kışın buzunu çözmek için olduğunu düşünüp elimizi bu sıcaklığın içine sokup payımıza düşen güzelliği sıcaklığını kaybetmeden alma vakti.Haydi,daha sonrasında dinlenmek için vakit ayarlayabiliriz.Kahrolmadan ve arabeske inat “seni seviyorum…. İyi ki varsın… Ne iyi etmişim…lere “ yetişmeliyiz.
Geç kalmamalıyım,kalmamalısınız….Kolay gelsin
Sevgiyle kalın….. KAFE BAYKO
1 Haziran 2010 Salı
Fesleğenlere Haksızlık Ettim.
Biliyorum çok uzun zaman oldu yazmayalı.Hatta bu konuda aleni dürtüldüğüm bile oldu.Üstelik hayatımda ne çok değişiklik oluyor yazılmaya dair.Sorun bende biliyorum.Yazasım gelmiyor işte.Kimbilir? bilinçaltım yaşadıklarım satırda da kalmasın için tembelliğe itiyordur beni belki de. Yaşananlar hatırdan gittiklerinde, satırlar olmazsa kolay oluyor ya insanlar için.
Bu yazdıklarım size çok kötü şeyler yaşadığımı düşündürmesin sakın.Evet kötü olan yaşadıklarım yok değil.Ama çok keyif aldığım yaşadıklarım da var.Bugün "Kafe Bayko"yatılı bölge okulu öğrencilerinin sekizlerine veda partisi yapmaya hazırlanıyor.Öğrenciler günlerdir kafeye gelen sevimli karınca kafileleri gibi.Hele bugün katılım listesi sürekli değişiyor.Ben her gelenden sonra ayrı hikaye biriktiriyorum. Ve her seferinde mutlaka gülümsüyorum arkalarından, ne hikayeler ama...
Kafede mis gibi kokular baş döndürüyor yine.Birazdan öğrenciler bahçeyi süslemeye gelecekler.En komik olanıda sabaha kadar program sürsün istiyorlarmış.Akşam sekizde başlıyor partimiz bakalım uykuları kaçta gelecek?Gecelere akamayı, sabaha dek eğlenildiğini öğreniyorlar ya haklılar bu yüzden onlarda partileri sabaha kadar sürsün istiyorlar.Biz iyi öğretmenler değiliz ortaya çıkanlar bunu gözteriyor.
Kışın dondurucu soğuğuna direnen çiçeklerimiz bütün güzelliğiyle açtilar.Hele o cılız hanımeliler nasıl kokuyorlar anlatamam.Hani fesleğenimiz donmuştu biz üzülmüştük ya. Acimiza iyi gelsin için kardeş tohumları biribiri ardına çıktılar ve kocaman oldular.Fesleğen kokusu huzuruna erişeli,çok oluyor.
Yüreğim aldığı yaralardaki deliklerinden su almaya devam ediyor.Bu yüzden zaman zaman bulnıklaşıyor olsada henüz batmadık.Deliklere öğerncilerin sevinçlerini,çiçeklerin güzelliğini,hızla büyüyen Rüzgerımızın yaramazlıklarını ve sevimliliklerini, bu arada olagelen güzellikleri, hele annemin çocuklaşan yaşlılığını tıkamazsak çekilmez olcak biliyorum.Ama dedim ya;Henüz yaşadığımız rezilliklerin üstünden geçebilecek güzelliklerimiz var.Tanrı bu sıkıntıyı çektirmesin
Şimdilik bu kadar özet yeter sanırım.Baharın son günleri gibi artık yaz yakıcı güneşiyle ara sıra kendini gösteriyor.Herkes yazlık hazırlıklarına girdi bile.Okulların kapanmasıyla birlikte çoğu kaçacak yine.Biz elbette buradayız.Gidecek yerimiz olmadığından değil,bırakamayacağı kafesi olunca böyle oluyor.Eğer başınıza gelmediyse bilmezsiniz.Hayır şikayetçi değilim elbet ama insan arada bir firar etmek istiyor.
İşte bugünler adresimi bildirmeden kaçmalarımın geldiği zamanlar.Mülteci tüm duygularımla size ve hep sevgiyle
Bu yazdıklarım size çok kötü şeyler yaşadığımı düşündürmesin sakın.Evet kötü olan yaşadıklarım yok değil.Ama çok keyif aldığım yaşadıklarım da var.Bugün "Kafe Bayko"yatılı bölge okulu öğrencilerinin sekizlerine veda partisi yapmaya hazırlanıyor.Öğrenciler günlerdir kafeye gelen sevimli karınca kafileleri gibi.Hele bugün katılım listesi sürekli değişiyor.Ben her gelenden sonra ayrı hikaye biriktiriyorum. Ve her seferinde mutlaka gülümsüyorum arkalarından, ne hikayeler ama...
Kafede mis gibi kokular baş döndürüyor yine.Birazdan öğrenciler bahçeyi süslemeye gelecekler.En komik olanıda sabaha kadar program sürsün istiyorlarmış.Akşam sekizde başlıyor partimiz bakalım uykuları kaçta gelecek?Gecelere akamayı, sabaha dek eğlenildiğini öğreniyorlar ya haklılar bu yüzden onlarda partileri sabaha kadar sürsün istiyorlar.Biz iyi öğretmenler değiliz ortaya çıkanlar bunu gözteriyor.
Kışın dondurucu soğuğuna direnen çiçeklerimiz bütün güzelliğiyle açtilar.Hele o cılız hanımeliler nasıl kokuyorlar anlatamam.Hani fesleğenimiz donmuştu biz üzülmüştük ya. Acimiza iyi gelsin için kardeş tohumları biribiri ardına çıktılar ve kocaman oldular.Fesleğen kokusu huzuruna erişeli,çok oluyor.
Yüreğim aldığı yaralardaki deliklerinden su almaya devam ediyor.Bu yüzden zaman zaman bulnıklaşıyor olsada henüz batmadık.Deliklere öğerncilerin sevinçlerini,çiçeklerin güzelliğini,hızla büyüyen Rüzgerımızın yaramazlıklarını ve sevimliliklerini, bu arada olagelen güzellikleri, hele annemin çocuklaşan yaşlılığını tıkamazsak çekilmez olcak biliyorum.Ama dedim ya;Henüz yaşadığımız rezilliklerin üstünden geçebilecek güzelliklerimiz var.Tanrı bu sıkıntıyı çektirmesin
Şimdilik bu kadar özet yeter sanırım.Baharın son günleri gibi artık yaz yakıcı güneşiyle ara sıra kendini gösteriyor.Herkes yazlık hazırlıklarına girdi bile.Okulların kapanmasıyla birlikte çoğu kaçacak yine.Biz elbette buradayız.Gidecek yerimiz olmadığından değil,bırakamayacağı kafesi olunca böyle oluyor.Eğer başınıza gelmediyse bilmezsiniz.Hayır şikayetçi değilim elbet ama insan arada bir firar etmek istiyor.
İşte bugünler adresimi bildirmeden kaçmalarımın geldiği zamanlar.Mülteci tüm duygularımla size ve hep sevgiyle
SEN Kİ ANLARSIN
Kendini bir suyun akışında
Ve suları kendi bakışlarında
Bulabilenler bilir bu türküyü.
Sen ki anlarsın
Bir türkü uğruna
Çileler çekerdin yıllar boyu.
Soluğunda
Yaban menekşelerinin kokusu.
Gözlerinde
Serin pınarların uğultusu.
Dağlar seni yaşardı her gün
Ormanlar sıcak dostluğunu.
Ne zaman çatlasa bir kaya
Bir çığlık düşse sulara
Irmaklar
Adını çizer toprağa.
Değil mi ki
Hep o yangınların adına
Adına belasına
Özlemi duyulunca özgürlüğün
Öfkesini göklere çalan
Bir şimşek gibi dalardın yaşama.
Sen ki anlarsın bu yaşamı
Aşklar şimdi hücrelerde tutsak
Düğünler kelepçeli
Doğumlar
Ve çocuklar zindanlarda.
Bunları nasıl anlatayım sana
Bu türküleri nasıl çağırayım
Bu ninnileri nasıl.
Ölüme
Kapkara bir kaygı değil artık
Bembeyaz
Bir kitap diyoruz koltuğumuzda.
Kitapların göğüslerinde kan
Bu kanı nasıl okuyayım sana.
Şimdi devleşen bir öfkenin
Ve sınırlar ötesi bir özlemin
Bildirisi okunurken her gün
Her saat, her dakika,
Can çekişen
Bir çağı yaşıyoruz dünyada.
Sen ki anlarsın bu yaşamı
Okul yolunda telaşlı bir öğrenci
Bir grev gözcüsü işyerinde
Okunan kitap
Yazılan defter
Yükselen bilinç
Ve eriyen cevher
Şimdi sabahın ala şafağında
Doludizgin
Bir at gibi giriyor sulara.
Kendini bir suyun akışında
Ve suları kendi bakışlarında
Bulabilenler bilir bu türküyü.
Sen ki anlarsın
Bir türkü uğruna
Çileler çekerdin yıllar boyu.
Soluğunda
Yaban menekşelerinin kokusu.
Gözlerinde
Serin pınarların uğultusu.
Dağlar seni yaşardı her gün
Ormanlar sıcak dostluğunu.
Ne zaman çatlasa bir kaya
Bir çığlık düşse sulara
Irmaklar
Adını çizer toprağa.
Değil mi ki
Hep o yangınların adına
Adına belasına
Özlemi duyulunca özgürlüğün
Öfkesini göklere çalan
Bir şimşek gibi dalardın yaşama.
Sen ki anlarsın bu yaşamı
Aşklar şimdi hücrelerde tutsak
Düğünler kelepçeli
Doğumlar
Ve çocuklar zindanlarda.
Bunları nasıl anlatayım sana
Bu türküleri nasıl çağırayım
Bu ninnileri nasıl.
Ölüme
Kapkara bir kaygı değil artık
Bembeyaz
Bir kitap diyoruz koltuğumuzda.
Kitapların göğüslerinde kan
Bu kanı nasıl okuyayım sana.
Şimdi devleşen bir öfkenin
Ve sınırlar ötesi bir özlemin
Bildirisi okunurken her gün
Her saat, her dakika,
Can çekişen
Bir çağı yaşıyoruz dünyada.
Sen ki anlarsın bu yaşamı
Okul yolunda telaşlı bir öğrenci
Bir grev gözcüsü işyerinde
Okunan kitap
Yazılan defter
Yükselen bilinç
Ve eriyen cevher
Şimdi sabahın ala şafağında
Doludizgin
Bir at gibi giriyor sulara.
22 Ocak 2010 Cuma
Fesleğenimiz Dondu
Bugün hava çok soğuk.Meteroloji mevsim normallerinin üstünde olduğunu söylüyor.İnsan hafızası nankördür bilirsiniz çabuk unutuyoruz bu yüzden.Sanki son zamanlarda hiç böyle soğuk olmadı gibi geliyor.Dedim ya olduysa da biz unuttuk.Ama yine de içimin ayazıyla dışarının soğuğu yarışamaz.Soğuk ve bir"karagünüm"deyim içim acıyor veçok mutsuzum.
Yazdan boşalan saksılara umut olsun diye fesleğen tohumlarını ektim.Boş saksıları suladım her gün.Emel,çok paralar verip aldığı saksının başına uğruyor her gün.Biz kendi içimizin umudunu toprağın altına gömdüğümüz fesleğen tohumlarına yükledik sanki.İçimden gizli,gizli dilek tuttum. "Eğer tohumlardan filizlenen olursa.... olcak" diye.Bir yandan tohumlara can gelsin, güzelim fesleğen fidanları olsunlar saksılarını ve kafeyi süslesinler istiyorum. Ama diğer yandan tuttuğum dilek hiç aklımdan çıkmıyor.Bu gizli bekleyişte sürüyor diğer yanda.
Emel'in saksısında bir yeşillik belirdi.Heyecanla hepimizi tembihliyor.Ot sanıp koparmayalım diye.Hepimiz heyecanlıyız, gün geçtikçe kendini belli eden minicik yeşilliği takip ediyoruz.
Evet,o bir fesleğen olduğunu belli etti.Minicik yapraklarına dokununca cüssesine inat kocaman bir koku saldı ortaya.Nasıl sevindik hepimiz görülmeğe değerdi.Saksı elden ele gezdi koklanmak için.Ama güzel şeyler kısa ömürlü olur bilir misin?Bizim fesleğen düşümüz de kısacık sürdü.Onu ancak bir kaç güncük sevebildik.Hepsi bu...
Gözüm minyatür kovadaki kocaman boşluğa takılıyor.Kova miniminnacık aslında,üstelik öyle de sevimli ki.Ama dedim ya dışarısı buz gibi,içimde fırtınalar kopuyor.Bu çok soğuklar güzellikleri birer birer alıyor.Bizim minicik fesleğenimiz bu kocaman dondurucu soğuğa dayanamadı ve dondu.Ölen arkadaşım gibi yani...
Ellerim kaloriferi sıkı sıkı tutuyor.Kalorifer kafeyi,ellerimi,bizi ısıtmak için elinden geleni yapıyor.Ama yüreğimin ayazına bir şey yapamıyor.Elinden ne gelir ki.
Bu fesleğenin donmasıyla arkadaşımın ölmesi aynı güne denk geldi.Gencecik iki fidan...İkisi de yitip gitti bir daha gelmemek üzere.Kendilerine has kokularını da alarak.Kendimi fesleğenle konuşurken buldum bir anda."Niye direnmediniz?" diyorken ağlamaya başladım.Ellerinde olsa direnmezler miydi hiç? Ama bu teselli yüreğimin acısını hafifletmiyor şuan.Yaşam bomboş ve anlamsız geliyor.Biliyorum zaman geçip acılar soğuyunca yine aynı kaygılara,aynı kavgalara devam edeceğiz.Ama şimdi öyle değil.Dedim ya fesleğenimiz dondu,arkadaşımız öldü...Kaloriferler yanıyor,kafe sıcak ama ben üşüyorum ve bu üşümem kolay kolay geçmeyecek gibi.
Ama eğer sizinde çiçeğiniz donmuş yani bir sevdiğiniz yitip gitmişse beni anlarsınız.Ama eğer anla(ya)mıyorsanız gönül koymayacağım.Çünkü sizin henüz çok sevdiğiniz birini yitirmediğinizi düşüneceğim ve sizin için sevineceğim.
Size o en çok sevdiklerinizle kocaman yaşamlar diliyorum...Size hep sevgiyle ve sevdiklerinizle...
Yazdan boşalan saksılara umut olsun diye fesleğen tohumlarını ektim.Boş saksıları suladım her gün.Emel,çok paralar verip aldığı saksının başına uğruyor her gün.Biz kendi içimizin umudunu toprağın altına gömdüğümüz fesleğen tohumlarına yükledik sanki.İçimden gizli,gizli dilek tuttum. "Eğer tohumlardan filizlenen olursa.... olcak" diye.Bir yandan tohumlara can gelsin, güzelim fesleğen fidanları olsunlar saksılarını ve kafeyi süslesinler istiyorum. Ama diğer yandan tuttuğum dilek hiç aklımdan çıkmıyor.Bu gizli bekleyişte sürüyor diğer yanda.
Emel'in saksısında bir yeşillik belirdi.Heyecanla hepimizi tembihliyor.Ot sanıp koparmayalım diye.Hepimiz heyecanlıyız, gün geçtikçe kendini belli eden minicik yeşilliği takip ediyoruz.
Evet,o bir fesleğen olduğunu belli etti.Minicik yapraklarına dokununca cüssesine inat kocaman bir koku saldı ortaya.Nasıl sevindik hepimiz görülmeğe değerdi.Saksı elden ele gezdi koklanmak için.Ama güzel şeyler kısa ömürlü olur bilir misin?Bizim fesleğen düşümüz de kısacık sürdü.Onu ancak bir kaç güncük sevebildik.Hepsi bu...
Gözüm minyatür kovadaki kocaman boşluğa takılıyor.Kova miniminnacık aslında,üstelik öyle de sevimli ki.Ama dedim ya dışarısı buz gibi,içimde fırtınalar kopuyor.Bu çok soğuklar güzellikleri birer birer alıyor.Bizim minicik fesleğenimiz bu kocaman dondurucu soğuğa dayanamadı ve dondu.Ölen arkadaşım gibi yani...
Ellerim kaloriferi sıkı sıkı tutuyor.Kalorifer kafeyi,ellerimi,bizi ısıtmak için elinden geleni yapıyor.Ama yüreğimin ayazına bir şey yapamıyor.Elinden ne gelir ki.
Bu fesleğenin donmasıyla arkadaşımın ölmesi aynı güne denk geldi.Gencecik iki fidan...İkisi de yitip gitti bir daha gelmemek üzere.Kendilerine has kokularını da alarak.Kendimi fesleğenle konuşurken buldum bir anda."Niye direnmediniz?" diyorken ağlamaya başladım.Ellerinde olsa direnmezler miydi hiç? Ama bu teselli yüreğimin acısını hafifletmiyor şuan.Yaşam bomboş ve anlamsız geliyor.Biliyorum zaman geçip acılar soğuyunca yine aynı kaygılara,aynı kavgalara devam edeceğiz.Ama şimdi öyle değil.Dedim ya fesleğenimiz dondu,arkadaşımız öldü...Kaloriferler yanıyor,kafe sıcak ama ben üşüyorum ve bu üşümem kolay kolay geçmeyecek gibi.
Ama eğer sizinde çiçeğiniz donmuş yani bir sevdiğiniz yitip gitmişse beni anlarsınız.Ama eğer anla(ya)mıyorsanız gönül koymayacağım.Çünkü sizin henüz çok sevdiğiniz birini yitirmediğinizi düşüneceğim ve sizin için sevineceğim.
Size o en çok sevdiklerinizle kocaman yaşamlar diliyorum...Size hep sevgiyle ve sevdiklerinizle...
31 Aralık 2009 Perşembe
ONLAR BİZE GELDİLER...
Herhangi bir günden farkı yoktu bu günün de görünüşte... Ama gelin görün ki bizim için öyle değildi.Biz en önemli konuklarımız geleceği için yüreğimiz pır,pır ve her birimiz ayrı telaş içindeydik. Mutfaktan gelen mis gibi kek kurabiya, börek kokularına karışan anne kokularıyla, kafenin içindeki masaları hazırlama, hediyeleri ayırma, palyaçoların makyaj telaşı birbirine sevgiyle
karışıyordu.Her birimizin yüzünde bu günün resmi ayrı bir şekil almıştı sanki.İnanıyorum ki,yüzümüz bugün en güzel halindeydi.
Her duran araca koşuyorduk GELDİLER! diye bağırarak,sonra bir sonraki aracı bekliyordu gözlerimiz.Nihayet. GELDİLER!....
Hepimiz koşarak kafenin dışına taştık adeta.Kocaman alkışlarla araçlarından indirdik.Palyaçoların ellerinden önceleri ürkerek tutan çocuklar kısa bir zaman sonra üniversiteden gönüllü gelen abilerinin,ablalarının ellerinden sıkıca kavramışlardı bile.Arkadaşlarımızın onlardan daha şanslı çocukları ile kısacık dostluklarının keyfini sürdüler hesapsız.En çok cipsler rağbet gördü, hep olduğu gibi.Anne kurabiyeleri ve kekleri küsmediler onlar seçilmedikleri için.Yasaksız " yeni yıl partisi " nasıl olur bilirlerdi.Her zaman yasak olan yiyecek ve içeceklere saldırı olacağı belliydi çünkü.
Hediyeler bağış havasından çıksın diye yaş ugruplarına göre kurguladık her şeyi...Her hediyenin içine getirenin adını kısacık da olsa sevgi mesajını yazdık tek tek.Çekiliş esnasında arenaya döndü ortalık.Çok sevinen de vardı, hediyesini beğenmeyen de Çocuktular onlarda diğer çocuklar gibi...Neyse aralarında takaslar yapıldı öğretmenlerinin yardımıyla işler tatlıya bağlandı bir güzel.Daha sonra palyaçolar, abiler ve ablalarla deli gibi oyunlar oynadılar ter içinde kaldılar.Arkadaşın kına gecesinden kalma volkanlar çok işe yaradı. Bahçede yanan volkan etrafında yeni yıl- yeni umut oldu şarkılarda hepimiz için.
Artık ayrılık vakti gelmişti. Bütün "hoşçakal"lar yaralıdır,bütün vedalar acıdır bu yüzden.En son onlar için özel yaptırdığımız "elma şeker"lerini verdik kapıdan çıkarlarken.Düşlerinde en çok sevdiklerini görsünler...anneleri gelip saçlarını okşasın, babalarıya ata binsinler ya da uçurtma uçursunlar diye.Çocuk Esirgeme Kurumu özledikleri kendi evleri olsun istedik düşlerinde de olsa.Yani gökten hiç elme düşmüyorsa bile başlarına, hepimizin çocukluk öykülerine karışan bir elma şekerleri olsun hiç olmazsa diye...
Arkalarından kocaman alkışlar ve ıslıklarla el sallarken her birimiz ayrı şeye ağlıyorduk. İşte böyle...Onların yolu bizim kafeden geçti günlerden bir gün.İşte bu yüzden bu gün herhangi bir gün değildi bizim için.Dilerim ONLAR içinde öyle olmuştur.Ama sonuç her ne olursa olsun biz hepimiz bunu çok istedik ,çalıştık ve sonrasında çok keyif aldık yaptığımızdan.
Emeği olan herkese teşekkür ediyorum. Yüreği kadar güzel yaşamları olsun.Hepimiz hepinizin yeni yılını kutluyor " gönlünüze göre olsun her şey!" diyoruz.
SEVGİYLE KALIN,YÜREĞİNİZDEKİ ÇOCUĞUN SESİ HİÇ KISILMASIN !......

karışıyordu.Her birimizin yüzünde bu günün resmi ayrı bir şekil almıştı sanki.İnanıyorum ki,yüzümüz bugün en güzel halindeydi.
Her duran araca koşuyorduk GELDİLER! diye bağırarak,sonra bir sonraki aracı bekliyordu gözlerimiz.Nihayet. GELDİLER!....
Hepimiz koşarak kafenin dışına taştık adeta.Kocaman alkışlarla araçlarından indirdik.Palyaçoların ellerinden önceleri ürkerek tutan çocuklar kısa bir zaman sonra üniversiteden gönüllü gelen abilerinin,ablalarının ellerinden sıkıca kavramışlardı bile.Arkadaşlarımızın onlardan daha şanslı çocukları ile kısacık dostluklarının keyfini sürdüler hesapsız.En çok cipsler rağbet gördü, hep olduğu gibi.Anne kurabiyeleri ve kekleri küsmediler onlar seçilmedikleri için.Yasaksız " yeni yıl partisi " nasıl olur bilirlerdi.Her zaman yasak olan yiyecek ve içeceklere saldırı olacağı belliydi çünkü.
Hediyeler bağış havasından çıksın diye yaş ugruplarına göre kurguladık her şeyi...Her hediyenin içine getirenin adını kısacık da olsa sevgi mesajını yazdık tek tek.Çekiliş esnasında arenaya döndü ortalık.Çok sevinen de vardı, hediyesini beğenmeyen de Çocuktular onlarda diğer çocuklar gibi...Neyse aralarında takaslar yapıldı öğretmenlerinin yardımıyla işler tatlıya bağlandı bir güzel.Daha sonra palyaçolar, abiler ve ablalarla deli gibi oyunlar oynadılar ter içinde kaldılar.Arkadaşın kına gecesinden kalma volkanlar çok işe yaradı. Bahçede yanan volkan etrafında yeni yıl- yeni umut oldu şarkılarda hepimiz için.
Artık ayrılık vakti gelmişti. Bütün "hoşçakal"lar yaralıdır,bütün vedalar acıdır bu yüzden.En son onlar için özel yaptırdığımız "elma şeker"lerini verdik kapıdan çıkarlarken.Düşlerinde en çok sevdiklerini görsünler...anneleri gelip saçlarını okşasın, babalarıya ata binsinler ya da uçurtma uçursunlar diye.Çocuk Esirgeme Kurumu özledikleri kendi evleri olsun istedik düşlerinde de olsa.Yani gökten hiç elme düşmüyorsa bile başlarına, hepimizin çocukluk öykülerine karışan bir elma şekerleri olsun hiç olmazsa diye...
Arkalarından kocaman alkışlar ve ıslıklarla el sallarken her birimiz ayrı şeye ağlıyorduk. İşte böyle...Onların yolu bizim kafeden geçti günlerden bir gün.İşte bu yüzden bu gün herhangi bir gün değildi bizim için.Dilerim ONLAR içinde öyle olmuştur.Ama sonuç her ne olursa olsun biz hepimiz bunu çok istedik ,çalıştık ve sonrasında çok keyif aldık yaptığımızdan.
Emeği olan herkese teşekkür ediyorum. Yüreği kadar güzel yaşamları olsun.Hepimiz hepinizin yeni yılını kutluyor " gönlünüze göre olsun her şey!" diyoruz.
SEVGİYLE KALIN,YÜREĞİNİZDEKİ ÇOCUĞUN SESİ HİÇ KISILMASIN !......

10 Aralık 2009 Perşembe
Beni Ve Çocukları Bekletmeyin Olmaz mı?
Hani;dermanın yoktur da yollara düşersin yine de.En acıklı yol
hikayelerini yazarsın kahramanlarına ad bulamadığın. İçindeki
fırtınalarının dinmesini beklediğin limandır aslında aradığın.Bulur
musun? Var mıdır böyle bir liman ?Yanıtları, yıllar sonrasında önüne
düşer yeni yazdığın hikayelerinin sayfalarında.
Yeni bir yıla girmek için günlerin geriye doğru sayıldığı bu günlerde tam da böylesi yürek darlığı yaşıyorum yanıbaşımdakilerden bile habersiz.
Kahve kokuları başımı döndürmüyor,en son yaptığım portakallı cevizli kekten tatmadım bile.Ağzımın tadı kaçalı hayli oldu.
Bir umut,deyip direniyorum yine de. Siz bakmayın benim bu iç karartan "mız-mız" halime.Kafenin camları yanakları elma şekerinden boyanmış çilli kıza, ya da çaldığı çikolataları çarçabuk yemiş yaramaz erkek çocuklarının yüzüne benzedi.Yanıp sönen ışıklar Belki bu sefer,belki bu... diye yanıp sönüyor renk renk. Ben her gün onları yakıp söndürüyorum.Elektrik faturası da beni yakacak ama olsun beeeee! ömür dediğin kaç günlük.Hem sonra yakılan fotoğraflar,mektuplar gibi yak(a)maz elktrik faturası değil mi?
Kafeye girişte tam karşıda süslü püslü yeni yıl ağacı altındaki sepetiyle birlikte kimsesiz çocuklara götürülmek için hediyelerini bekliyor.Önüme gelene söylüyorum."biz bu yıl ağacımızın altındaki sepette biriktirdiğimiz oyuncakları esirgeme kurumundaki çocuklara götüreceğiz!" diye. Lütfen bizi ve çocukları bekletmeyin olur mu?En son hiç tanımadığınız bır çocuğu ne zaman sevindirdiniz?İşte tam sırası....Tutun çocuğunuzun elinden ya da benim gibi çocuğunuz yoksa ! içinizdeki çocuğun elinden tutun sıkıca üzerine istediğiniz mesajı yazarak hediyenizi sepetimize bırakın. Yeniyıldan bir gün önce hepsini çocuklara götürüp yüzlerinde kocaman bir gülümseme olabiliriz. Ne dersiniz? Belki içimizdeki fırtınaların dindiği hep aradığımız liman orada bir yerdedir. Kısacık bir anlık da olsa. Denemeye değmez mi?
Dedim ya! yaşam olanca hızıyla devam ediyor.Günler geriye doğru paldır küldür dökülüyor bizim gibi.Araya sıkıştırılacak küçücük bir an ,kocaman bir hikaye kime iyi gelmez ki...
Haydi yaşamlarımızdan bir kahve içimi mola çalmak bu kadar zor olmasa gerek.Beni ve çocukları bekletmeyin olmaz mı?....Yanıp sönen ışıklarımızın inancıyla size.....

hikayelerini yazarsın kahramanlarına ad bulamadığın. İçindeki
fırtınalarının dinmesini beklediğin limandır aslında aradığın.Bulur
musun? Var mıdır böyle bir liman ?Yanıtları, yıllar sonrasında önüne
düşer yeni yazdığın hikayelerinin sayfalarında.
Yeni bir yıla girmek için günlerin geriye doğru sayıldığı bu günlerde tam da böylesi yürek darlığı yaşıyorum yanıbaşımdakilerden bile habersiz.
Kahve kokuları başımı döndürmüyor,en son yaptığım portakallı cevizli kekten tatmadım bile.Ağzımın tadı kaçalı hayli oldu.
Bir umut,deyip direniyorum yine de. Siz bakmayın benim bu iç karartan "mız-mız" halime.Kafenin camları yanakları elma şekerinden boyanmış çilli kıza, ya da çaldığı çikolataları çarçabuk yemiş yaramaz erkek çocuklarının yüzüne benzedi.Yanıp sönen ışıklar Belki bu sefer,belki bu... diye yanıp sönüyor renk renk. Ben her gün onları yakıp söndürüyorum.Elektrik faturası da beni yakacak ama olsun beeeee! ömür dediğin kaç günlük.Hem sonra yakılan fotoğraflar,mektuplar gibi yak(a)maz elktrik faturası değil mi?
Kafeye girişte tam karşıda süslü püslü yeni yıl ağacı altındaki sepetiyle birlikte kimsesiz çocuklara götürülmek için hediyelerini bekliyor.Önüme gelene söylüyorum."biz bu yıl ağacımızın altındaki sepette biriktirdiğimiz oyuncakları esirgeme kurumundaki çocuklara götüreceğiz!" diye. Lütfen bizi ve çocukları bekletmeyin olur mu?En son hiç tanımadığınız bır çocuğu ne zaman sevindirdiniz?İşte tam sırası....Tutun çocuğunuzun elinden ya da benim gibi çocuğunuz yoksa ! içinizdeki çocuğun elinden tutun sıkıca üzerine istediğiniz mesajı yazarak hediyenizi sepetimize bırakın. Yeniyıldan bir gün önce hepsini çocuklara götürüp yüzlerinde kocaman bir gülümseme olabiliriz. Ne dersiniz? Belki içimizdeki fırtınaların dindiği hep aradığımız liman orada bir yerdedir. Kısacık bir anlık da olsa. Denemeye değmez mi?
Dedim ya! yaşam olanca hızıyla devam ediyor.Günler geriye doğru paldır küldür dökülüyor bizim gibi.Araya sıkıştırılacak küçücük bir an ,kocaman bir hikaye kime iyi gelmez ki...
Haydi yaşamlarımızdan bir kahve içimi mola çalmak bu kadar zor olmasa gerek.Beni ve çocukları bekletmeyin olmaz mı?....Yanıp sönen ışıklarımızın inancıyla size.....

5 Aralık 2009 Cumartesi
Boşluğuna Alışamıyorum
İnsan ne çabuk alışıyor değil mi? Güzel olana çok hızlı, kötü şartlara biraz daha zamanla ama yine de alışıyor. Alışkanlık! İşin püf noktası bu!
Ben senin, beni sevme biçimine alışmıştım. Yoksunluğum burada başladı. Gittiğinde!... beni kollarına alıp, başımı okşayacak; geceleri uykumda bile bana sarılarak güvende olduğumu hissettirecek bir aşkın bittiğini fark ettim, her yanım buz kesti. Ne yapacağını bilemiyor ki insan?
Birbirimizi çok sevmiştik.(ya da sadece ben sevmiştim ne farkader?) Şimdi ayrı kalmış olmamız, onca güzel anıyı yok saydırmıyor bana. Ayrılık!... Ne hüzünlü bir kelime değil mi sevgili? İnsanda yarım kalmış, bitmemiş bir işin telaşı duygusunu yaratıyor. Oysa şairin dediği gibi, "ayrılık da sevdaya dahil!"
Bazen öyle şeyler oluyor ki, hemen seni arayıp paylaşmak istiyorum. Birlikteyken konuştuğumuz bir konu, bazen basit bir dedikodu, bir an bir olay oluyor, bunu sadece sen ve ben anlayabiliriz. Kime anlatsam enteresan gelmeyecek biliyorum. İşte o anlarda elim telefona uzanıyor, sonra hatırlıyorum, artık" biz " diye birileri yok ki!
Sevgililer günü yaklaşıyor.Elim geçen sevgililer gününde bana aldığın yüzüğe gidiyor."-Bu yıl yüzüğü aldım,gelecek yıl taşını taktıracağım" demiştin.Çok gülmüştük sonra da.Oysa şimdi içim acıyor,sonrası yok artık hiçbir şeyin. Gelecek sevgililer gününe dair düş bile kurmuyorum.Yüzüğüm taşsız , ben sensiz gireceğiz bu yıla.Acımak! hiçbir şeyi geri getirmiyor ve işte tam da o zaman daha da çok acıtıyor insanı.Evde elim nereye gitse sana dair bir şeyler çıkıyor hep.Ben şimdi ne yapayım?Bunları kime vereyim?Hem veremem ki?nasıl vereyim?Vermeyince de sürekli onlarla nasıl yaşayayım?Yokluğuna alışmak çok zoruma gidiyor anlayacağın.Telefonu kaldırıp bir solukta yaşadıklarımın tümünü anlatmak geçiyor içimden,sonra vazgeçiyorum.Seni zorlamış hatta üzmüş olmak ne işime yarar ki...
Anlayacağın sevgili, alışkanlıklar zorluyor ayrılıkları, yoksa nedir ki ayrılık dediğin? Bir yoksunluk, bir yoksulluk zamanı! Canının çektiği ama yiyemediğin bir yemek, hayalini kurup gidemediğin bir tatil, kazanamadığın bir piyango bileti,düşleyip yapamadığın herşey... işte bunun gibi bir his ayrılık. Neyse ki insan, her şeye alışıyor….
Bende sana dair ne varsa.......

Ben senin, beni sevme biçimine alışmıştım. Yoksunluğum burada başladı. Gittiğinde!... beni kollarına alıp, başımı okşayacak; geceleri uykumda bile bana sarılarak güvende olduğumu hissettirecek bir aşkın bittiğini fark ettim, her yanım buz kesti. Ne yapacağını bilemiyor ki insan?
Birbirimizi çok sevmiştik.(ya da sadece ben sevmiştim ne farkader?) Şimdi ayrı kalmış olmamız, onca güzel anıyı yok saydırmıyor bana. Ayrılık!... Ne hüzünlü bir kelime değil mi sevgili? İnsanda yarım kalmış, bitmemiş bir işin telaşı duygusunu yaratıyor. Oysa şairin dediği gibi, "ayrılık da sevdaya dahil!"
Bazen öyle şeyler oluyor ki, hemen seni arayıp paylaşmak istiyorum. Birlikteyken konuştuğumuz bir konu, bazen basit bir dedikodu, bir an bir olay oluyor, bunu sadece sen ve ben anlayabiliriz. Kime anlatsam enteresan gelmeyecek biliyorum. İşte o anlarda elim telefona uzanıyor, sonra hatırlıyorum, artık" biz " diye birileri yok ki!
Sevgililer günü yaklaşıyor.Elim geçen sevgililer gününde bana aldığın yüzüğe gidiyor."-Bu yıl yüzüğü aldım,gelecek yıl taşını taktıracağım" demiştin.Çok gülmüştük sonra da.Oysa şimdi içim acıyor,sonrası yok artık hiçbir şeyin. Gelecek sevgililer gününe dair düş bile kurmuyorum.Yüzüğüm taşsız , ben sensiz gireceğiz bu yıla.Acımak! hiçbir şeyi geri getirmiyor ve işte tam da o zaman daha da çok acıtıyor insanı.Evde elim nereye gitse sana dair bir şeyler çıkıyor hep.Ben şimdi ne yapayım?Bunları kime vereyim?Hem veremem ki?nasıl vereyim?Vermeyince de sürekli onlarla nasıl yaşayayım?Yokluğuna alışmak çok zoruma gidiyor anlayacağın.Telefonu kaldırıp bir solukta yaşadıklarımın tümünü anlatmak geçiyor içimden,sonra vazgeçiyorum.Seni zorlamış hatta üzmüş olmak ne işime yarar ki...
Anlayacağın sevgili, alışkanlıklar zorluyor ayrılıkları, yoksa nedir ki ayrılık dediğin? Bir yoksunluk, bir yoksulluk zamanı! Canının çektiği ama yiyemediğin bir yemek, hayalini kurup gidemediğin bir tatil, kazanamadığın bir piyango bileti,düşleyip yapamadığın herşey... işte bunun gibi bir his ayrılık. Neyse ki insan, her şeye alışıyor….
Bende sana dair ne varsa.......

3 Aralık 2009 Perşembe
Acaba Yaprakların Canı da Acıyor mu?
Siz bizim kafeyi bilir misiniz? Hiç yolunuz bizim oralardan geçti mi? Mis gibi kahve kokulu kırmızı boyalı küçük sığınma evimin önünde kocaman kocaman ağaçlar var.Geldiniz gördünüz mü? bilmiyorum.Bu günlerde ağaçlar yapraklarını döküyor hızlıca.Bu yapraklarını dökme halleri savaş sonrası teslimiyet gibi .Bahçeyi temizledim bu gün.Aslında hergün süpürülüyor olmasına rağmen ne çok yaprak birikmiş yine de.Kızıla çalan yaprakları süpürürken içimde derinlerde bir yerlerde bir sızı oldu birden bire.Sanki bir an hayatımı süpürüyorum gibi geldi bana.Yapraklar yanlışlarımdı sanki.Ne çok yanlışım var,ne çok yanlış yaptım diye acıdım kendi kendime.İnsanın kendi kendine acıması da çok dokunuyor.Bilmem hiç başınıza geldi mi? Ben zaman zaman kendi kendime küçük oyunlar oynarım yaşadıklarıma dair.Yüreğim küçücük bir film makinesi oluverir bir anda ve başlar o güne kadar biriktirdiklerini oynatmaya.Ben kendi yaşantımın yalnız izleyicisi çaresiz seyrederim o güne kadar olanları.Gözlerim dayanamaz sulanır,yüreğim dayanamaz acır ama ben dayanırım defalarca seyretmeye iyi ve kötü tüm olanları tek tek....
Yaprakları süpürürken de öyle oldu bugün.Bir an sanki hiç doğru birşey yaşamamışım gibi bir hisse kapıldım biran.Uğruna onca mücadele verdiğim ilkelerim,doğrularım nereye gitti?Hiç sevmemiş,hiç sevilmemişimtim sanki."Olmazsa-olmaz!"larım ne yana savruldu birdenbire.Yalan bir yaşantının uçurumunda sallandım bir süre öylece.İçimdeki bu büyük boşluk neden?Ben bu boşluğu bugüne kadar neyle kapattım?Niye uyuttum içimin bu acısını niye? Ne kadar zaman geçti farkında değilim yaprakları toparladım,kendimi toparlamam kolay olmayacak gibi.Aslında ben çok sevmeyi sevdim hep ve öyle de yaptım."Çok sevildim mi?" kısmına gelince öylece kalıyorum.Bilmiyorum ki... bu sorunun cevabını beni sevdiğini söyleyenler vermeli. En doğru olan da bu aslında.Ama insanın yüreği kadar yaşamı.Ben buna inanırım. Benim yüreğimin kilometre taşları içimi acıtıyor,geldiğim yerler toz-duman içinde.Renkler birbirine karışmış ve bugünlerde böyle yoksul bir yaşamı tekrar ettiğime göre bir yerlerde bir şeyler yanlıştı demek istemiyorum ama öyleydi sanırım.Eğer tersi olsaydı yüreğimin bayram yeri olması gerekmiyormuydu?Değerlerimin en sağlam sandığım taşları yerleriden sallanıyor bir,bir.
Haydi!haydi!Arabesk duyguları geç kalmadan bir kenara süpürme vakti.Yaşadıklarımın hepsi benim ve bütün yaşadıklarımın sorumlusu da benim.Eeeee!yaşam sormuyor işte! böyle zorlu sınavlara hazır olup olmadığımızı....Bir anda sınava giriyorsun bazen haberin bile olmadan.Çok çalışıp geçmekten başka yapılacak bir şey de yok aslında. Ya da her dönem dökülen yapraklar gibi süpürülüp gitmek kalıyor geriye.
Merak ediyorum.Bugün süpürdüğüm ve bana bunca şeyi yaşatan yapraklar da dimdik duran o kocaman ağaçların yanlışlarımı acaba?Acaba düştükleri ağacın kökünden hoyratça süpürülerek ayırıldıklarında neler yaşıyorlar?Üstlerine basıp geçtiğimizde canları acıyor mu?Ardı sıra gelmeye başladı saçma sapan bir sürü soru.Bu kısır döngüye bir son vermeliyim.Anılarımın üstüne korkarak basıyorum.Üzerlerinden geçerken canlarını acıtmama telaşındayım.Çünkü benim çok canım acıyor.Ve ben duygusal davranıp öfkeme yenik düşmek istemiyorum.
Yalansız ve acısız bir yaşamda inadına sevgiyle....

Yaprakları süpürürken de öyle oldu bugün.Bir an sanki hiç doğru birşey yaşamamışım gibi bir hisse kapıldım biran.Uğruna onca mücadele verdiğim ilkelerim,doğrularım nereye gitti?Hiç sevmemiş,hiç sevilmemişimtim sanki."Olmazsa-olmaz!"larım ne yana savruldu birdenbire.Yalan bir yaşantının uçurumunda sallandım bir süre öylece.İçimdeki bu büyük boşluk neden?Ben bu boşluğu bugüne kadar neyle kapattım?Niye uyuttum içimin bu acısını niye? Ne kadar zaman geçti farkında değilim yaprakları toparladım,kendimi toparlamam kolay olmayacak gibi.Aslında ben çok sevmeyi sevdim hep ve öyle de yaptım."Çok sevildim mi?" kısmına gelince öylece kalıyorum.Bilmiyorum ki... bu sorunun cevabını beni sevdiğini söyleyenler vermeli. En doğru olan da bu aslında.Ama insanın yüreği kadar yaşamı.Ben buna inanırım. Benim yüreğimin kilometre taşları içimi acıtıyor,geldiğim yerler toz-duman içinde.Renkler birbirine karışmış ve bugünlerde böyle yoksul bir yaşamı tekrar ettiğime göre bir yerlerde bir şeyler yanlıştı demek istemiyorum ama öyleydi sanırım.Eğer tersi olsaydı yüreğimin bayram yeri olması gerekmiyormuydu?Değerlerimin en sağlam sandığım taşları yerleriden sallanıyor bir,bir.
Haydi!haydi!Arabesk duyguları geç kalmadan bir kenara süpürme vakti.Yaşadıklarımın hepsi benim ve bütün yaşadıklarımın sorumlusu da benim.Eeeee!yaşam sormuyor işte! böyle zorlu sınavlara hazır olup olmadığımızı....Bir anda sınava giriyorsun bazen haberin bile olmadan.Çok çalışıp geçmekten başka yapılacak bir şey de yok aslında. Ya da her dönem dökülen yapraklar gibi süpürülüp gitmek kalıyor geriye.
Merak ediyorum.Bugün süpürdüğüm ve bana bunca şeyi yaşatan yapraklar da dimdik duran o kocaman ağaçların yanlışlarımı acaba?Acaba düştükleri ağacın kökünden hoyratça süpürülerek ayırıldıklarında neler yaşıyorlar?Üstlerine basıp geçtiğimizde canları acıyor mu?Ardı sıra gelmeye başladı saçma sapan bir sürü soru.Bu kısır döngüye bir son vermeliyim.Anılarımın üstüne korkarak basıyorum.Üzerlerinden geçerken canlarını acıtmama telaşındayım.Çünkü benim çok canım acıyor.Ve ben duygusal davranıp öfkeme yenik düşmek istemiyorum.
Yalansız ve acısız bir yaşamda inadına sevgiyle....

21 Kasım 2009 Cumartesi
KAYIP VE SESSİZ
ay yüzünü öpüp geçiyor gecenin
gün, hiç doğmamış gibidir
uzun derin kuyudan
kentin bütün sokakları buluşuyor
oysa sana rastlamıyorum
taş duvarlara oyulmuş kapılarda
kocaman asma kilitler sallanıyor
anlamsız bir ayin gibi
(ardında telâş...)
bütün rüzgârlar döndüğünde
sen asla dönmeyeceksin
uğraksız göçler gibi savrulmalarımız
ve habersiz uçan güvercinler gibi
neler yitirdik
sitemli öfkemizden geriye kalan
yağmur ve
bozulan yeminlerimiz
eski kitaplarda uzak bir zamandır
kimliksiz limanlarda yanar bahtımız
ürkütür yazılmamış söylenceler
el yordamıyla geçer bulvarları
yalnızlığımız...!
sen bir şey söyledin mi?.........(farkında değilim..!)

ay yüzünü öpüp geçiyor gecenin
gün, hiç doğmamış gibidir
uzun derin kuyudan
kentin bütün sokakları buluşuyor
oysa sana rastlamıyorum
taş duvarlara oyulmuş kapılarda
kocaman asma kilitler sallanıyor
anlamsız bir ayin gibi
(ardında telâş...)
bütün rüzgârlar döndüğünde
sen asla dönmeyeceksin
uğraksız göçler gibi savrulmalarımız
ve habersiz uçan güvercinler gibi
neler yitirdik
sitemli öfkemizden geriye kalan
yağmur ve
bozulan yeminlerimiz
eski kitaplarda uzak bir zamandır
kimliksiz limanlarda yanar bahtımız
ürkütür yazılmamış söylenceler
el yordamıyla geçer bulvarları
yalnızlığımız...!
sen bir şey söyledin mi?.........(farkında değilim..!)

Aşkın Ne Suçu Var?
Kahvemi yaptım, pencerenin kenarına oturdum. Yağmur damlalarının seslendirdiği şarkıyı dinliyorum. Doğanın ne güzel bir melodisi var. Hiçbir beste ondan daha büyüleyici olmuyor.
Yalnız bir gecenin içinde, yalnızlığımla mutlu oturuyorum. Kimseye ihtiyacım yok ama aşka hep muhtacım. Ne büyük bir kavgamız var diye düşünüyorum. İlişkiler yürümüyor, hepimiz birilerini sevmek istiyoruz. Bir türlü beceremiyoruz, neden?
Suçu karşı cinse atmak işin kolay tarafı, bana da sorsanız bir dost sohbetinde, muhtemelen erkekleri suçlarım. Aklıma ilk gelen cümle yine erkeklerle ilgili olur ancak gerçeğin kendisi de böyle mi?
Bir arkadaşım ne kadar kirlendiğimizden bahsetti, artık kadınlar mı erkekleri yoldan çıkarıyorlarmış, yoksa tam tersi miymiş, karar veremiyormuş. İlk taşı onlar attı dedim. Öyle ya, baba evinden gözü açılmadan çıkan kız, ilk kazığını nerede yiyor? Kocanın ihanetinden, umursamazlığından, şiddetinden, kimliksizliğinden, değer vermeyişinden ya da sebep neyse ondan canı yanan kadın, ayrılıp dışarı çıktığında, dünyanın nasıl işlediğinden haberdar değil ki! Bir iki bıçak yarasını da sokakta aldıktan sonra dönüşümü başlıyor. Sonra o da diğerleri gibi oluyor, o da can acıtıyor, o da çıkar için kullanmaya başlıyor. Doğru olduğunu düşünmüyorum elbette, ama şöyle bir gerisine bakarsan kendini bozan kadınların, arkasında hep bir erkeğin parmak izi duruyor. Yani ilk taşı onlar attı.
Şimdi geldiğimiz noktada durup biraz etrafımıza bakarsak, göreceklerimiz hiç hoş olmayacaktır. Kim kimi daha fazla kazıklar, daha çok aldatır, en fazla kim ağlatır yarışına girmişiz. Birkaç ayı doldurmuş beraberliklere neredeyse madalya takacağız. Bu kadar kirlendiğimizi nasıl fark edemedik?
Kimse suçu aşka atmasın, aşk olduğu yerde mucizeleriyle duruyor. Biraz küsmüştür mutlaka ama gerçekten sevmek isteyen ve bunun için mücadele edenlerin hep yanındadır aşk. Aşk bitti diyorlar, artık aşk mı kaldı diyorlar. Aşk bitmedi, biten bizleriz! Ruhlarımız çirkinleşti, sevmekten korkanlar gün geldi kendi korkularında boğuldular. İntikam peşinde koşanlar, savaş maskesi gibi yüzlerine sürdükleri siyahlıkların içlerine işlediğini anlayamadılar. Birbirimizi tükettik, kemirdik, didikledik. Yoruldu aşk peşimizde nafile bir çabayla koşmaktan. Aşkın bunda ne suçu var?
Değişmek zorundayız. Sevgiyi, paylaşmayı, değer vermeyi, kadir kıymet bilmeyi, verdikçe çoğalmanın keyfini hatırlamak zorundayız. Sahte sevişmelerle kirletilmiş bedenlerimizi, yalanlarla renklendirilmiş ruhlarımızı, yükseklere taşıdığımız ama boşlukta ve her an düşmeye hazır bekleyen egomuzu yenileyip, kendimizi tekrar ve inançla sevginin kollarına bırakmalıyız. Ancak o zaman kurtulur zincirlerinden aşk ve belki tekrar çıkar ortaya saklandığı yerden Eros. Belki o zaman havada savrulup duran bir ok bulup önüne atlamaktansa, kalbimize saplanmasını seyrederiz aşkın. Yeniden ve belki….Sözün tükendiği yerden size sevgiyle...

Kahvemi yaptım, pencerenin kenarına oturdum. Yağmur damlalarının seslendirdiği şarkıyı dinliyorum. Doğanın ne güzel bir melodisi var. Hiçbir beste ondan daha büyüleyici olmuyor.
Yalnız bir gecenin içinde, yalnızlığımla mutlu oturuyorum. Kimseye ihtiyacım yok ama aşka hep muhtacım. Ne büyük bir kavgamız var diye düşünüyorum. İlişkiler yürümüyor, hepimiz birilerini sevmek istiyoruz. Bir türlü beceremiyoruz, neden?
Suçu karşı cinse atmak işin kolay tarafı, bana da sorsanız bir dost sohbetinde, muhtemelen erkekleri suçlarım. Aklıma ilk gelen cümle yine erkeklerle ilgili olur ancak gerçeğin kendisi de böyle mi?
Bir arkadaşım ne kadar kirlendiğimizden bahsetti, artık kadınlar mı erkekleri yoldan çıkarıyorlarmış, yoksa tam tersi miymiş, karar veremiyormuş. İlk taşı onlar attı dedim. Öyle ya, baba evinden gözü açılmadan çıkan kız, ilk kazığını nerede yiyor? Kocanın ihanetinden, umursamazlığından, şiddetinden, kimliksizliğinden, değer vermeyişinden ya da sebep neyse ondan canı yanan kadın, ayrılıp dışarı çıktığında, dünyanın nasıl işlediğinden haberdar değil ki! Bir iki bıçak yarasını da sokakta aldıktan sonra dönüşümü başlıyor. Sonra o da diğerleri gibi oluyor, o da can acıtıyor, o da çıkar için kullanmaya başlıyor. Doğru olduğunu düşünmüyorum elbette, ama şöyle bir gerisine bakarsan kendini bozan kadınların, arkasında hep bir erkeğin parmak izi duruyor. Yani ilk taşı onlar attı.
Şimdi geldiğimiz noktada durup biraz etrafımıza bakarsak, göreceklerimiz hiç hoş olmayacaktır. Kim kimi daha fazla kazıklar, daha çok aldatır, en fazla kim ağlatır yarışına girmişiz. Birkaç ayı doldurmuş beraberliklere neredeyse madalya takacağız. Bu kadar kirlendiğimizi nasıl fark edemedik?
Kimse suçu aşka atmasın, aşk olduğu yerde mucizeleriyle duruyor. Biraz küsmüştür mutlaka ama gerçekten sevmek isteyen ve bunun için mücadele edenlerin hep yanındadır aşk. Aşk bitti diyorlar, artık aşk mı kaldı diyorlar. Aşk bitmedi, biten bizleriz! Ruhlarımız çirkinleşti, sevmekten korkanlar gün geldi kendi korkularında boğuldular. İntikam peşinde koşanlar, savaş maskesi gibi yüzlerine sürdükleri siyahlıkların içlerine işlediğini anlayamadılar. Birbirimizi tükettik, kemirdik, didikledik. Yoruldu aşk peşimizde nafile bir çabayla koşmaktan. Aşkın bunda ne suçu var?
Değişmek zorundayız. Sevgiyi, paylaşmayı, değer vermeyi, kadir kıymet bilmeyi, verdikçe çoğalmanın keyfini hatırlamak zorundayız. Sahte sevişmelerle kirletilmiş bedenlerimizi, yalanlarla renklendirilmiş ruhlarımızı, yükseklere taşıdığımız ama boşlukta ve her an düşmeye hazır bekleyen egomuzu yenileyip, kendimizi tekrar ve inançla sevginin kollarına bırakmalıyız. Ancak o zaman kurtulur zincirlerinden aşk ve belki tekrar çıkar ortaya saklandığı yerden Eros. Belki o zaman havada savrulup duran bir ok bulup önüne atlamaktansa, kalbimize saplanmasını seyrederiz aşkın. Yeniden ve belki….Sözün tükendiği yerden size sevgiyle...

Kent
'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim' dedin.
'Bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz yargısıyla karşı karşıya
-bir ceset gibi- gömülü kalbim
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün
boşuna bunca yılı tükettiğim ülkede
'Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın
bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın.
Aynı mahallede koşacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir
bütün yeryüzünde'

'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim' dedin.
'Bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz yargısıyla karşı karşıya
-bir ceset gibi- gömülü kalbim
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün
boşuna bunca yılı tükettiğim ülkede
'Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın
bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın.
Aynı mahallede koşacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir
bütün yeryüzünde'

BOZ YALNIZLIĞINI
yalan yanlış savrulur güz çıplağı yaprak
kapını suskulara açarsın
iç çekip
aynı pencereden bakarsın hep boşluğa
anıların sızar gelir
durur yanına
sıradan bir aşkın yarasıdır içinde sakladığın
rehin alınmış zamanların vurur an'larına
eksilen yanın acır
sonra gider bir boşluk bırakıp
ağlatan hep odur
(sol yanındaki esaret)
mühürle kederlerini
çek tetiği; haydi cesaret.!
kurut nemini kirpiklerinin
ellerin titremeden iç sigaranı
ihtilâl gibi çık
sevdanın yaktığı zincire vurulmuş gökyüzünden
akan suya bırak çığlığını ve git!
beklenen birisin unutma
nadas bırakılmış topraktan
ve geçmiş aşkların küllerinden yarat umudunu
yalnızlığını boz artık
ansızın sabahın başladığını duyarsın
başucunda masmavi gök.!

yalan yanlış savrulur güz çıplağı yaprak
kapını suskulara açarsın
iç çekip
aynı pencereden bakarsın hep boşluğa
anıların sızar gelir
durur yanına
sıradan bir aşkın yarasıdır içinde sakladığın
rehin alınmış zamanların vurur an'larına
eksilen yanın acır
sonra gider bir boşluk bırakıp
ağlatan hep odur
(sol yanındaki esaret)
mühürle kederlerini
çek tetiği; haydi cesaret.!
kurut nemini kirpiklerinin
ellerin titremeden iç sigaranı
ihtilâl gibi çık
sevdanın yaktığı zincire vurulmuş gökyüzünden
akan suya bırak çığlığını ve git!
beklenen birisin unutma
nadas bırakılmış topraktan
ve geçmiş aşkların küllerinden yarat umudunu
yalnızlığını boz artık
ansızın sabahın başladığını duyarsın
başucunda masmavi gök.!

19 Kasım 2009 Perşembe
Kocaman Yürekli Küçük Kız
İnsan hayatında ne çok şeye tanık oluyor.Biz de kahve kokan molalarınızın arka sokağıyız.Toplam beş-altı kişicikten oluşan küçücük bir aile.Sayısıyla karşılaştırılmayacak kadar büyük düşlerimiz var ama hepimizin.En küçüğümüzün koskocaman bir sevda hikayesi oluverdi öyle damdan düşer gibi.Bilseniz ne çok heyecanlandım bu hikayeye tanıklığımda.O ne güzel bir telaş,ne tatlı bir heyecandı sormayın.Zaten anlatamam kurduğum cümleler duygularını ve yaşadıklarını anlatamaz ve hepsi birden küser sonra diye korkarım.
Herşey birdenbire oldu o meşhur şiirdeki gibi.Neyse beklenen adam nihayet geldi kafeye.Topu-topu birkaç gündür uğramamıştı aslında.Ama karakız için bir ömür gibiydi.Bir anda sanki bir ateş topuna döndü yüreciği...Kararı kesindi,bu duyguyu daha fazla yüreğinde saklamayıp gidip konuşacaktı açık,açık.Tamda dediği gibi yaptı. Kafamı gittiği yöne çevirdiğimde esas erkeğin masasındaydı, bizim esaslı küçük kız.Kalbim daraldı bir an.Ama sonra çok gurur duydum cesaretiyle.İzlemedim daha sonrasını ama yüreğinin göstergeleri yüzüne yansımıştı.Kapkara gözleri birden sönmüştü sanki.Nereye gitti o parlaklığı hemencik.
Kaç gündür kurduğu düşlerinin hepsi birbirinin altında kalmıştı çok belliydi.Hemen konuşamadık "esas erkek" kafedeydi hala üstelik severim kendisini.Aslında O'nun da söylediği öyle yıkım yaratacak şeyler değildi ama olsun istediği cevabı alamamıştı küçücüğümüz.Aşkı karşılıksız çıkmıştı işte hepsi buydu O'na göre.
Artık felaket tellalları kahve kokularımızın üzerine oturmuşlardı sanki.Ortalık hüzün kokuyordu.Ne desem gözlerini parlatmaya yetmiyordu.O'nun böyle sevgi dolu halleri farkında olmadan beni kendimle yüzleştirdi nasıl olduysa...Oysa benimde çok beğendiklerim,hatta için için sevdasını çektiğimi düşündüklerim oldu.Ama ben hiçbirinde gidip de söyleyemedim yüreğimde yaşadıklarımı.Ne acı değil mi?Üstünden bir sürü zaman geçiyor bir gün küçük kara bir kız ortaya çıkıyor (Alaattin'in lambasından falan da değil).Kocaman bir yürek ellerinin arasında olabildiğince tertemiz.Geliyor gözlerini gözlerine dikip bırakıyor o kacaman yüreği masanın ortasına"yüreği olan alsın der gibi".Tam da o zaman başlıyor yürek telaşın,bir hesaplaşmadır başlıyor sonu türlü tutmayan.
İşte böyle bir gündü. Yaşadığımız herkesinkine benzeyen ama hiç kimseninkiyle benzemeyen.Gün ışığına çıktı kabuk tutan ve tut(a)mayan yaralarım.Yaşam sormuyor hesaplaşmaya hazır olup olmadığını orta yerinde buluveriyor insan kendini.Biz de öyle olduk işte.Heyecanlı,canlı,duygu dolu bir gün yaşadık ve sanırım hepimiz kapanmayan sayfaları karıştırdık gücümüz yettiğince.İnanın O'nun sayesinde oldu.Çünkü biz farkındalık özelliğimizi kenara koymuştuk.Çünkü onunla yaşamak çok zor da ondan.Ama çıkardık tozlu kılıfından,birden acil ihtiyaç hali oldu da ondan.
Sizler nasıl yaşadınız bil(e)mem!ama sevdiklerimi söyleyemediğime ve bu kadar cesur görünüp bu kadar korkak olduğuma çok pişmanım.Ayrıca sevmediklerime de söyle(ye)mediğim için bir sürü pişmanlığım var.Ama son derste gördük ki,üzerimizdeki ölü toprağını bir an önce silkeleyip eski hesaplara takılmadan yüzümüzü güneşe,yüreğimizi de insana çevirme vakti bir kez daha.Üstelik bu kez eskisinden daha sade ve daha cesur olarak. Başarabiliriz biliyorum ve inanıyorum Karakız gibi...
Teşekkür ederim karagözlü küçümen.Şimdilik son ders senden.Kimbilir daha neler görecek ve neler öğreneceğiz?
Selam olsun yüreğini elleri arasında dilediği yere götürebilenlere.Selam olsun sevip söyle(ye)mediklerime.Karagözlerinin parıltısı hiç sönmesin Küçümenimiz....Asıl sana selam olsun.

Herşey birdenbire oldu o meşhur şiirdeki gibi.Neyse beklenen adam nihayet geldi kafeye.Topu-topu birkaç gündür uğramamıştı aslında.Ama karakız için bir ömür gibiydi.Bir anda sanki bir ateş topuna döndü yüreciği...Kararı kesindi,bu duyguyu daha fazla yüreğinde saklamayıp gidip konuşacaktı açık,açık.Tamda dediği gibi yaptı. Kafamı gittiği yöne çevirdiğimde esas erkeğin masasındaydı, bizim esaslı küçük kız.Kalbim daraldı bir an.Ama sonra çok gurur duydum cesaretiyle.İzlemedim daha sonrasını ama yüreğinin göstergeleri yüzüne yansımıştı.Kapkara gözleri birden sönmüştü sanki.Nereye gitti o parlaklığı hemencik.
Kaç gündür kurduğu düşlerinin hepsi birbirinin altında kalmıştı çok belliydi.Hemen konuşamadık "esas erkek" kafedeydi hala üstelik severim kendisini.Aslında O'nun da söylediği öyle yıkım yaratacak şeyler değildi ama olsun istediği cevabı alamamıştı küçücüğümüz.Aşkı karşılıksız çıkmıştı işte hepsi buydu O'na göre.
Artık felaket tellalları kahve kokularımızın üzerine oturmuşlardı sanki.Ortalık hüzün kokuyordu.Ne desem gözlerini parlatmaya yetmiyordu.O'nun böyle sevgi dolu halleri farkında olmadan beni kendimle yüzleştirdi nasıl olduysa...Oysa benimde çok beğendiklerim,hatta için için sevdasını çektiğimi düşündüklerim oldu.Ama ben hiçbirinde gidip de söyleyemedim yüreğimde yaşadıklarımı.Ne acı değil mi?Üstünden bir sürü zaman geçiyor bir gün küçük kara bir kız ortaya çıkıyor (Alaattin'in lambasından falan da değil).Kocaman bir yürek ellerinin arasında olabildiğince tertemiz.Geliyor gözlerini gözlerine dikip bırakıyor o kacaman yüreği masanın ortasına"yüreği olan alsın der gibi".Tam da o zaman başlıyor yürek telaşın,bir hesaplaşmadır başlıyor sonu türlü tutmayan.
İşte böyle bir gündü. Yaşadığımız herkesinkine benzeyen ama hiç kimseninkiyle benzemeyen.Gün ışığına çıktı kabuk tutan ve tut(a)mayan yaralarım.Yaşam sormuyor hesaplaşmaya hazır olup olmadığını orta yerinde buluveriyor insan kendini.Biz de öyle olduk işte.Heyecanlı,canlı,duygu dolu bir gün yaşadık ve sanırım hepimiz kapanmayan sayfaları karıştırdık gücümüz yettiğince.İnanın O'nun sayesinde oldu.Çünkü biz farkındalık özelliğimizi kenara koymuştuk.Çünkü onunla yaşamak çok zor da ondan.Ama çıkardık tozlu kılıfından,birden acil ihtiyaç hali oldu da ondan.
Sizler nasıl yaşadınız bil(e)mem!ama sevdiklerimi söyleyemediğime ve bu kadar cesur görünüp bu kadar korkak olduğuma çok pişmanım.Ayrıca sevmediklerime de söyle(ye)mediğim için bir sürü pişmanlığım var.Ama son derste gördük ki,üzerimizdeki ölü toprağını bir an önce silkeleyip eski hesaplara takılmadan yüzümüzü güneşe,yüreğimizi de insana çevirme vakti bir kez daha.Üstelik bu kez eskisinden daha sade ve daha cesur olarak. Başarabiliriz biliyorum ve inanıyorum Karakız gibi...
Teşekkür ederim karagözlü küçümen.Şimdilik son ders senden.Kimbilir daha neler görecek ve neler öğreneceğiz?
Selam olsun yüreğini elleri arasında dilediği yere götürebilenlere.Selam olsun sevip söyle(ye)mediklerime.Karagözlerinin parıltısı hiç sönmesin Küçümenimiz....Asıl sana selam olsun.

18 Kasım 2009 Çarşamba
Bu Bayram Babamı Bekleyeceğim....
Biliyorum sen yine gel(e)meyeceksin olsun!yine de ben bu bayram sadece seni bekleyeceğim.Üzerinden onlu çok yıl geçti.Her geçen yıl, bu özlemi eksiltmek yerine inadına çoğaltma yarışında.Akşamüstülerini sen gittiğinden beri hiç sevmiyorum.Bütün akşamüstüler yalancı çünkü.Her seferinde biraz sonra geleceksine inandırıyorlar büyülü kızıllıklarıyla,ardından gelmeyişinin karasına dönüşüveriyorlar birşey olmamış gibi.
Gündüz koşuşturmasında seni anımsatan öyle çok şey oluyor ki..Geceleri o kadar çok aklıma düşmüyorsun nedense..Ama seni rüyamda bir kez bile olsun gör(e)mediğim için çok sinirleniyorum.Kardeşlerimin hepsi seni defalarca gördüler rüyalarında ben niye?Hani "insan çok özleyince,aklına düşüp birini düşününce rüyasına girer" derler.Seni bu kadar çok özlememe rağmen neredesin? neden gelmiyorsun?Yoksa bana inanmıyor musun?Ama sen bana daha küçücükken inanır ve güvenirdin.Hep öyle söylerdin ya...Babalar yalan söylemez değil mi baba?
Bu bayram seni bekleyeceğim unutma! ne olur gel.Bu bayram çok kalabalık olmayacağız.Nurten Almanya'dan gelemiyor.Nurşen ablam büyük oğlu Cihan'a kız istemeye gidiyor.Artık sarı kızın da kayna
na oluyor, kara kızının ardından.Sahi kara kızın artık anneanne bile oldu.Görsen o dişsiz minik Burcu'nun nasıl güzel bir oğlu var.Rüzgar! O, tam da adı gibi.Ah keşke bizi bir gör(ebil)sen!Kocaman oğlunun kocaman boncuk gözlü bir kızı var.Bizler büyüyorken annem de yaşlanıyor tabi ki.Herkesten kıskandığın sevgili karın yaşıtlarına göre hala güzel ama.Çok erkenden yalnız bıraktın ya O'nu bunca yılı yalnız yaşamak kolay değil,hırçın ve bir hayli huysuz. Bu yüzden dardayız hepimiz.Hepimiz kendimize göre seni çok özlüyoruz.Hüseyin'in en son rüyasında bile mavi gömleğin varmış üzerinde.Ne yakışıklı adamdın, ne çok yakışırdı mavi gömlek sana.Herkes seni üzerindeki mavi gömleğinle anımsıyor.Sahi mavi gömleğindeki kokun uzun süre gitmedi ya da bana öyle geldi.Artık kokunu duyamıyorum hiçbir yerde.Rüzgar hangi yönden eserse essin nafile kokunu getirmiyor bir türlü.Bazen oturduğum bir cam kenarından geçsen seni çooook uzaklardan görsem yine yeter diyorum.Hani böyle bir anlaşma olsa bunun için neyim varsa veririm inan.Ama çok istesende gelemezsin biliyorum.Hayal işte,önüne geçilmiyor insanın beyni ol(a)mayacakların düşünü kuruyor sürekli.Ben senli ne düşler kuruyorum bir bilsen.
Artık eskisi gibi değil hiçbir şey.Herşeyi başka türlü görüyorum.Yaşlanıyorum bende herkes gibi.Çok yaşlı değilim biliyorum ama senin ardında bıraktığın o çilli kız çocuğu da değilim artık.Hiçbir şey senin bıraktığın gibi değil ki...
İşte böyle babacığım zaman ellerimin arasından kayıp gidiyor.Bıraktığın zamandan bu yana bir sürü şey yaptım ama yine de çok mutlu sayılmıyorum.Yaptığım yanlişlar anlımın orta yerinde sallanıyor sürekli.Ben onları unutmayayım için.Evet doğru, unutmayayım ki tekrarları olmasın hiç olmazsa.
Gittikçe sana benziyorum.Saçlarım yıllar önce beyazladı senikiler gibi.Annemin saçları hala simsiyah.Yaşıtlarımdan yaşlı gösteriyorum belki ama ben sana benzeyen saçlarımı seviyorum.Aramızda kopmaz bir bağ oluyor sanki.Hem zaten yaşam inandığımız kadar değil mi?Ben seninle kendime göre kendi oyunumu oynuyorum.Başkaları kendi oyununu.Bir düşün seni insanlar çok matahmış gibi benden alıp ellerinin üstünde götürdüklerinde ben ortaokul son sınıftaydım. Burcu'ya göre koskocaman bir kız sayılırım.Ya O,babasıyla saklambaç oynadığını farkattiğinde üstünden ne çok zaman geçmişti.O bu oyunu nasıl oynuyor ki?Şimdi şartlarımız eşit ikimizinde babası yok.
Aramızdaki yaş farkını boş ver sen.Yüreklerimizi bu konuda masaya yatırmadık bugüne kadar.Ama bir keresinde oğluna yazdığı mektubunda okumuştum yüreğim ezilerek.Oğluyla yıldızlara el sallıyorlarmış diye kopya çekmiştim yazısından.Onun kalemi daha kuvvetli.Çok gurur duyuyorum bu yüzden.Bana benzettiklerinde de mutlu oluyorum gizlice.Bende iyi ya da kötü ne yapsam görüyorsun gibi geliyor.Yanlışlarım bu yüzden çok daha fazla ağır geliyor yüreğime.Zaten güzel olan şeyler çabuk kabul görüyor onlar sorun değil ama yanlışlarrrrrr!Dedim yaşamımın sarkacı ve yerleri iki kaşımın arası ölünceye kadar sallanacaklar öylece.
Özellikle duygusal olarak yorulduğum zamanlarda seni daha çok arıyorum.Yokluğun daha çok koyuyor baba. Keşke! diyorum, keşke şuan olsaydı.Ama yoksun ve gel(e)meyeceksin biliyorum.Çünkü çok isteselerde ölüler gelemezler! işte bu yüzden.Yoksaaaaa sen beni yalnız ve hele darda kesinlikle bırakmazdın bilirim.Ama sen de seni en az eskisi kadar çok sevdiğimi bil. Yalan değil artık başka çok sevdiklerimde oldu ama senin ki başka be baba!
Sizin bayram programınız nasıl?bilmiyorum ama ben kararlıyım babamı bekleyeceğim.Bu bayram bu yüzden başka güzel benim için.Sizinde sevdiklerinizin "sever-adım" geldiği bekletilmediğiniz bir bayramınız olsun.

Gündüz koşuşturmasında seni anımsatan öyle çok şey oluyor ki..Geceleri o kadar çok aklıma düşmüyorsun nedense..Ama seni rüyamda bir kez bile olsun gör(e)mediğim için çok sinirleniyorum.Kardeşlerimin hepsi seni defalarca gördüler rüyalarında ben niye?Hani "insan çok özleyince,aklına düşüp birini düşününce rüyasına girer" derler.Seni bu kadar çok özlememe rağmen neredesin? neden gelmiyorsun?Yoksa bana inanmıyor musun?Ama sen bana daha küçücükken inanır ve güvenirdin.Hep öyle söylerdin ya...Babalar yalan söylemez değil mi baba?
Bu bayram seni bekleyeceğim unutma! ne olur gel.Bu bayram çok kalabalık olmayacağız.Nurten Almanya'dan gelemiyor.Nurşen ablam büyük oğlu Cihan'a kız istemeye gidiyor.Artık sarı kızın da kayna
na oluyor, kara kızının ardından.Sahi kara kızın artık anneanne bile oldu.Görsen o dişsiz minik Burcu'nun nasıl güzel bir oğlu var.Rüzgar! O, tam da adı gibi.Ah keşke bizi bir gör(ebil)sen!Kocaman oğlunun kocaman boncuk gözlü bir kızı var.Bizler büyüyorken annem de yaşlanıyor tabi ki.Herkesten kıskandığın sevgili karın yaşıtlarına göre hala güzel ama.Çok erkenden yalnız bıraktın ya O'nu bunca yılı yalnız yaşamak kolay değil,hırçın ve bir hayli huysuz. Bu yüzden dardayız hepimiz.Hepimiz kendimize göre seni çok özlüyoruz.Hüseyin'in en son rüyasında bile mavi gömleğin varmış üzerinde.Ne yakışıklı adamdın, ne çok yakışırdı mavi gömlek sana.Herkes seni üzerindeki mavi gömleğinle anımsıyor.Sahi mavi gömleğindeki kokun uzun süre gitmedi ya da bana öyle geldi.Artık kokunu duyamıyorum hiçbir yerde.Rüzgar hangi yönden eserse essin nafile kokunu getirmiyor bir türlü.Bazen oturduğum bir cam kenarından geçsen seni çooook uzaklardan görsem yine yeter diyorum.Hani böyle bir anlaşma olsa bunun için neyim varsa veririm inan.Ama çok istesende gelemezsin biliyorum.Hayal işte,önüne geçilmiyor insanın beyni ol(a)mayacakların düşünü kuruyor sürekli.Ben senli ne düşler kuruyorum bir bilsen.
Artık eskisi gibi değil hiçbir şey.Herşeyi başka türlü görüyorum.Yaşlanıyorum bende herkes gibi.Çok yaşlı değilim biliyorum ama senin ardında bıraktığın o çilli kız çocuğu da değilim artık.Hiçbir şey senin bıraktığın gibi değil ki...
İşte böyle babacığım zaman ellerimin arasından kayıp gidiyor.Bıraktığın zamandan bu yana bir sürü şey yaptım ama yine de çok mutlu sayılmıyorum.Yaptığım yanlişlar anlımın orta yerinde sallanıyor sürekli.Ben onları unutmayayım için.Evet doğru, unutmayayım ki tekrarları olmasın hiç olmazsa.
Gittikçe sana benziyorum.Saçlarım yıllar önce beyazladı senikiler gibi.Annemin saçları hala simsiyah.Yaşıtlarımdan yaşlı gösteriyorum belki ama ben sana benzeyen saçlarımı seviyorum.Aramızda kopmaz bir bağ oluyor sanki.Hem zaten yaşam inandığımız kadar değil mi?Ben seninle kendime göre kendi oyunumu oynuyorum.Başkaları kendi oyununu.Bir düşün seni insanlar çok matahmış gibi benden alıp ellerinin üstünde götürdüklerinde ben ortaokul son sınıftaydım. Burcu'ya göre koskocaman bir kız sayılırım.Ya O,babasıyla saklambaç oynadığını farkattiğinde üstünden ne çok zaman geçmişti.O bu oyunu nasıl oynuyor ki?Şimdi şartlarımız eşit ikimizinde babası yok.
Aramızdaki yaş farkını boş ver sen.Yüreklerimizi bu konuda masaya yatırmadık bugüne kadar.Ama bir keresinde oğluna yazdığı mektubunda okumuştum yüreğim ezilerek.Oğluyla yıldızlara el sallıyorlarmış diye kopya çekmiştim yazısından.Onun kalemi daha kuvvetli.Çok gurur duyuyorum bu yüzden.Bana benzettiklerinde de mutlu oluyorum gizlice.Bende iyi ya da kötü ne yapsam görüyorsun gibi geliyor.Yanlışlarım bu yüzden çok daha fazla ağır geliyor yüreğime.Zaten güzel olan şeyler çabuk kabul görüyor onlar sorun değil ama yanlışlarrrrrr!Dedim yaşamımın sarkacı ve yerleri iki kaşımın arası ölünceye kadar sallanacaklar öylece.
Özellikle duygusal olarak yorulduğum zamanlarda seni daha çok arıyorum.Yokluğun daha çok koyuyor baba. Keşke! diyorum, keşke şuan olsaydı.Ama yoksun ve gel(e)meyeceksin biliyorum.Çünkü çok isteselerde ölüler gelemezler! işte bu yüzden.Yoksaaaaa sen beni yalnız ve hele darda kesinlikle bırakmazdın bilirim.Ama sen de seni en az eskisi kadar çok sevdiğimi bil. Yalan değil artık başka çok sevdiklerimde oldu ama senin ki başka be baba!
Sizin bayram programınız nasıl?bilmiyorum ama ben kararlıyım babamı bekleyeceğim.Bu bayram bu yüzden başka güzel benim için.Sizinde sevdiklerinizin "sever-adım" geldiği bekletilmediğiniz bir bayramınız olsun.

17 Kasım 2009 Salı
İnançlarım Suya Değdi......
Ne çok inanmıştım sana.İnanmak iyi geliyordu çünkü...Kolay değil o kadar zaman,neler biriktirdik yürek kıvrımlarımızda.Sana dargın değilim,kırgınlıklarım su yüzüne yavaş,yavaş vuruyor.Ne kadar olduklarından haberdar değilim henüz.Kilometre taşlarıma bakmaya korkuyorum.Bu durum içimi acıtıyor anlıyor musun?Ama kendime öfkeliyim en çok.Çünkü bile-isteye yanlış yaşadım.Çünkü en başından belliydi böyle olacağı.Sen bu konuda hiç başka davranmadın.Ama ben bir gün değişir diye avuttum kendimi. Başka türlüsünü düşünmek te ,yaşamakta hem zor hem de korkutucu. Ben de korktum işte.Bu cesur duruşun arkasında böyle korkak bir yürek var da ondanYanında kalmak için yanlız kalacak kadar korkak davrandığım için kendimi hiç bağışlamayacağım.Tarihime karşı hesabım hep açık kalacak bu yüzden.Gözlerim ufuk çizgimi aramaktan yoruluyor bu günlerde.Omuzlarım dik kalmak için uğraşmıyor artık.En çok da çocuklar!....Onlar yakıyor canımı dersem anlar mısın?Dünya güzellerinin beni bu kadar acıtacaklarını farkettiğimde artık çok geç olmuştu.Ne zaman bir çocuk görsem içimde tarifi imkansız bir yangı oluyor.-"Çok güzel anne olurdu senden" dediklerinde insanlar ben inadına kendimi daha kötü hisseder oldum.
Artık keşke demiyorum.Keşkelerin olduğu yumakları yaktım bir bir.Küllerini inaçlarımın değdiği sulara savurdum.Başıboş ve anlamsızlığı sürdüm boy boy.Gitsin gidebildiği kadar.İnandım da ne oldu sanki.İnançlarım için ödediğim bedeller ne işe yaradı.Arabesk yaşama inat,yaralı-bereli ama onurlu yaşam hiç de kolay olmuyor bu günlerde.
Dedim ya ; inançlarımın suya değdiği zamanlardayım.Kolay olmayacak elbet bunları yaşamak.Kolay olmayacak bu koca yalnızlığı sineye çekmek.Sokak aralarında koşuşan çocuklara içindeki acıya rağmensarılmak hiç de kolay olmayacak biliyorum. Ama biliyorum ki artık seninle başka türlüsü de ol(a)mayacak!
Zaman doğru zaman,adam doğru adam,kadın doğru kadınve aşk en doğrusuydu ya hani?İyi ama bunca doğrunun içinde bir yanlış var değil mi? Çünkü herşey bu kadar doğru olsaydı bunların bizim hayatımızda ne işi vardı?
İnançlarım bir bir suya değiyor.Sular bulandı,inançlarım bulanalı bayağı zamn oldu zaten.Bulanıklar kirliliğe dönüşmeden birşeyler yapmalıyım.İçimdeki sese kulak verip koşaradım bir Çocuk Esirgeme kurumunda almalıyım soluğu.Çocuksuz bir yaşamı dayatan bir adamın acısını içimin yalnızlığını,onun kollarında unutmalıyım.
Sızlanma vakti değil.İçimin umuda kanat çırpan güvercinlerinin kanatlarına tutunup biran önce gitmeliyim.Umutlarımıza,kayıplarımıza ve hala bitmeyen inançlarımıza ve en çok da size sevgiyle

Kaydol:
Kayıtlar (Atom)